Ne senin adın Yusuf,ne de ben Züleyha`yım.. Sanma ki ellerimden yırtılacak gömleğin. Lakin bir gün Züleyha olup gelirsem sana, Yusuf gibi karşıla,asil,iffetli serin...
Huzur yüzlere yansısın bugün. Her atom kardeşliği haykırsın, karanlık yüzlere.Ve yüzler Allah’a (c.c.) dönük olsun sadece. Bugün bayram olsun. Hüzünler dönüşsün sevince. Rabbim yaralarımızı sarsın Rauf adıyla! Kalbimizdeki marazları gidersin Şafi namıyla!Cumanız mübarek olsun! Olsun ki, yürekler atsın Allah Allah diye. Olsun ki, aşk-ı Muhammed gönüllere azık olsun. Olsun ki, paramparça bu ümmet; kardeşlik bilinciyle kaynatılmış, tevhid temeli üzerine kurulmuş, çatısı Kuran, ziyneti sünnet olan bir kaleye dönüşsün! Cumanız Mübarek Olsun.
CUMA Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu,sizin için daha hayırlıdır. (Cuma Suresi /9) Cuma gününde makbul bir saat vardır. Duasını bu saate denk getiren Müslümana Allah dilediğini verir. (Hadis-i Şerif) Özürsüz üç Cuma'yı terkeden kimsenin kalbin Allah mühürler. (Hadis-i Şerif) Güzel söz, sadakadır. (Hadis-i Şerif) Cumanız mübarek olsun.
Göz, neyi görürse, akıl onun derdine düşüp onunla meşgul oluyor.. Öyleyse, ey göz, güzel bak !.. Sen güzel baktıkça, güzeli gördükçe, kainatın sayfaları açılacak bir bir önüne.. Sen bakmaman gerekenlere baktığında, yorulacak akıl ve kalp.
Gayenin önünü toz kaplayacak..
Kulak, işittiği sözleri tekrarlıyor..
İşitilenlerden akla bir yol gidiyor sanki ve gereksiz her söz,
o yolda ilerleyip, beyin kıvrımlarında yerini alıyor.. Öyleyse, ey kulağım, kötü şeyler işiteceğini bildiğin yerden kaç..
Gıybet ve dedikoduya kapan..
Eller ve ayaklar, her gün türlü işte çalışıyor.. Gidilmesi yere götürmeyip uzanıveriyor bazen ayaklar bir yerlere..
Bazen, eller, vermesi gereken yere uzanmıyor..Geri çekiliyor.. Öyleyse, ey el, “veren” ol..Ve ey ayak, en güzel yerlere taşı bu bedeni.. Kalp, neyle doluysa, ameller de o yönde oluyor..Kalbin ne kadar kısmını boş sevgiler kaplıyor?..Sevgilerin esas sahibine yönelmeyince, bir yük oluyor kalp.. Ey kalp, seni Yaratan’dan çok sevebileceğin kimse var mı?.. Akıl…Güzelliklerin de, kötülüklerin de gerçekleşmesinin önceki durağı..
İradeyle yönlendirilen, niyetlerle anlamlanan ameller… İşte ey aklım, düşünmektir mesleğin..Tefekkürdür emelin.. Hayrı ve iyiyi hayal etmekte, hayra karar vermekte, iradene hakim olmakta, yani senin işleyişinde belirleniyor her şey..Çizgiler böylece çiziliyor..
Dil, türlü tatlarla mütelezziz..Türlü kelamlarla müteellim.. Bazen, dökülen kelamın her biri ayrı bir tohum, ayrı çınarlar yetiştirecek.. Bazen, ağır bir yük olarak inecek insanların kalbine kırıcı sözler.. İşte, ey dil!... Sarf ettiğin sözleri koru…Hayra dön, şerde tutul.. İyi tad..Fabrikanın yasakçısı hükmünü koru..
"Bizi ancak ölüm ayırır." diyen nice çiftler, "Yüzünü ölene kadar görmek istemiyorum." demeye başlıyor. Bu çiftler bu duruma nasıl geliyor? Aralarındaki o büyük sevgi neden nefrete dönüşüyor? Sevgilerin alev topu gibi parlayıp sönmemeleri için nelere dikkat etmeleri gerekir.
1) "Ben" değil, "biz" deyin: Evlilikteki mutluluğun şifresi "biz" kelimesidir. Evlendikten sonra eşler, başına buyruk yaşamamalıdır. Eşler evlilik kitabından "bana ne" kelimesini çıkarıp, "Biz ne yapabiliriz?" cümlesini koymalıdır. Çünkü "biz" bir aileyi, bir bütünlüğü ve beraberliği simgeler.
2) Mutlu olmaya odaklanın: Mutlu olmaya karar verin. Kendinizi ve eşinizi mutlu etmenin yollarını araştırın. Bu konuda yazılan kitapları okuyun. Aklı başında deneyimli büyüklerinize danışın. İçinden çıkamadığınız bir probleminiz varsa psikolojik destek alın.
3) Sorumluluğunuzu bilin: Evliliğin can damarı eşlerin sorumluluklarını bilmeleridir. Her eş kendine düşen sorumluluğu yerine getirdiğinde o ailede mutluluk duvarı kendiliğinden örülür. Aksi takdirde o ev ağlama duvarına döner.
4) Pozitif düşünün: Eşinizle aranızda geçen bir anlaşmazlık veya tartışmada onu gözünüzde küçültmeyin. Kötülüklerini sıralamak yerine güzel yönlerini ve huylarını hatırlayın. Bir insan olduğunu hata yapabileceğini varsayın. Unutmayın, "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır."
5) Basit şeylere takılmayın: Her evlilikte mutlaka birtakım sıkıntılar olur. Kimi insanlar günlerce o basit olayı gözlerinde büyütür. Oysa hayat basit olayları düşünecek kadar uzun olmadığı gibi; tasalanmaya değmeyecek kadar da kısadır.
6) Hayatınızda boşluk bırakmayın: Hayatta yapacak şeyleri olmayanlar, oturup problem üretirler. Boş zamanlarını o problemi konuşarak doldururlar. O boşluğu kitap gazete okuyup, okuma programlarına katılarak doldurun. Zihniniz dolu olduğunda eşinizin kontrolsüz söylenmiş sözlerini kuruntu yapmazsınız.
7) Olaylardan ders alın: Yaşadığınız olaylardan ders alın. Kim nerede ne hata yapmış bunu vicdanınıza sorun. Şayet siz haksızsanız hatanızı kabul ederek aynı hataya düşmeyin. Eşiniz haksızsa onun haksızlığının üzerinde durmayın.
8) Tenkitten uzak durun: Darda kaldığınız zaman hemen eşinizi tenkit ipiyle boğmayın. Tenkit tıpkı bir çalı gibi eşinizin yüreğini parçalayıp kanatır.
9) Geçmişin kötülüklerini unutun: Mazinin kötülüklerini tozlu raflara kaldırın. Nasıl olsa elemi gitmiş lezzeti kalmıştır. Üzülmekle o acıları değiştiremediğiniz gibi; eşinizi de kendinizi de harap edersiniz. Geçmişin acılarına harcadığınız enerjiyi gelecek için harcayın.
Gülay Atasoy
EVLİLİKLERİN SEVGİ VE SAYGIYI YİTİRMEDEN ÖMÜR BOYU SÜRMESİ DİLEĞİYLE A.E.O
Yatsı ezanına birkaç dakika vardı. Camiye gitmek üzere son hazırlıklarımı yapıyordum. O sırada kapının zili çaldı. Kapıyı açtım. Karşımda uzun zamandır görmediğim bir dostum. Beni ziyarete gelmiş. Selamlaşıp, kucaklaştık. Buyur ettim. Çay eşliğinde uzun bir sohbet için salona geçtik.
Muhabbet gerçekten koyu idi. Nasıl geçtiğini anlayamadığımız üç koca saatin ardından misafirim geç oldu, bana müsad diyerek noktayı koydu ve kalktı. Sokağın başına kadar eşlik etme teklifime, memnun olurum cevabını verdi.
Birlikte çıktık. Sokağın başına vardığımızda Şimdi ayrılık vakti. Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah diyerek elini uzattı. Kucaklaşırken, dostumun ettiği duaya alışkanlıkla amin dedim. Ve arkadaşım sokağın köşesini döndü gitti...
Eve dönerken, arkadaşımın veda sözleri takıldı aklıma. Ben gidiyorum ta ki benden hayırlısı gelsin. Düşündüm, düşündükçe ürperdim. Bu bir dua idi. İlk kez duyduğum yaman bir dua. Gayri ihtiyari birkaç kez tekrarladım. Sıcacık duygularla doldum. Bir şey tarafından kuşatılmıştım. Bütün benliğimi dolduran güzel bir şey.
Ertesi gün ilk işim arkadaşımı telefonla aramak oldu. Nedir, nereden duydun diye sordum. Bu özlü duadan çok etkilendiğimi anlayan dostum,Hz. İsa Aleyhisselam ın, Peygamber Efendimiz in geleceğini müjdelediği duaymış bu dedi. Ne güzel dua imiş! Tuttum bu duayı dedim. Güldü ve o halde hiç bırakma. Ayrıca vesile ol, başkaları da tutsun diye cevap verdi ve bana bir hayır kapısı aralayarak telefonu kapattı.
Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah.
Tutmuştum bu duayı. Bırakmaya da niyetim yoktu.
İşte giden gitmişti. Hayırlı bir insandı giden. Fakat, gelmesi için dua edilen daha hayırlı kimdi ya da neydi? Bir insan? Bir haber? Yoksa yeni bir gün, yeni bir gece mi? Bir insan ise ya da bir haber, beklemeye değer. Gündüz ya da geceyse hayırlı olan, geri bırakmamaya, ihya etmeye değerdi. Tutmuştum bu duayı.
Günler günleri kovaladı, hayırlar hayırları... Dua halen zihnimi meşgul ediyor. Ben de dostumun tavsiyesine uyarak, işitmeyenlere bu duayı duyurmakla vazifeli olduğumu hissediyor, fırsat doğdukça vazifemi ifa ediyordum.
Kim bilir, daha ne kadar böyle duyulmamış sözler, dualar vardır. Ve kim bilir ne kadar yitip giden...
Unutulmuş sözler, dualar gibi yitip gitmemek için, giderken kendisinden daha hayırlısı için dua eden dostlara kulak vermekten başka çare var mı? Ve hayır dileyen bütün sözlere.
Her sabah namaz uykudan hayırlıdır diye seslenen müezzin hayra çağırır. Yanlış bir adımda kalbin derin bir yerinde uç veren sızı hayra çağırır. Hayır her adımdadır. Can kulağını açık tutana.
Ninelerimiz, evin çatısında ötüp duran kargaya,hayrola karga, hayır isen öt, şer isen git derler, karganın ağzından hayrı çağırırlardı. Dedelerimiz, ters giden, sarpa sarmış işlerini hayırlısı olur inşallah der, bir çırpıda aşıverirlerdi.
Şimdi hayra sarılıp hayır dileyenler ne kadar az. Daha hayırlısı onun için mi gelmiyor ne? ve şimdi ben gidiyorum, ta ki
Halk arasında bilinip, yapılan tövbelerüç çeşittir.
1-Kendi kendimize tövbe.
2-Camilerde veya dini toplantılarda bir hocanın beraberce tekrarlatarak yaptırdığı tövbe.
3-Bir mürşidi kâmilin elini tutarak yapılan tövbe.
1 ve 2. Çeşit tövbeleri bazılarımız çok defalar yapmışızdır. Netice olarak kendimizde bir değişiklik olmadığı için yeniden tövbeye ihtiyaç duymaktayız.
3.çeşit tövbede, şeriat ve peygamberimizin(s.a.v.) sünnetini takip ve tatbik eden bir din aliminin (mürşid-i kâmil) yanına giderek, ziyaret ederiz ve tövbe etmek istediğimizi bildiririz.
İnsanı Allah’dan(c.c.) uzaklaştıran ve günaha sürükleyen düşmanları vardır. Bu düşmanlar 3 çeşittir.
Birinci düşmanı insanın kendi nefsidir. Nefis, büyüyüp baş olmak ister.
İstediği şeyi elde ettiği zaman da daha yüksek ve son makam olarak bildiği İlahlık davasına kalkışır.
(Fravun gibi.)
İkinci düşmanımız şeytandır. Üçüncü düşmanımız kötü arkadaştır. Peygamberimiz (s.a.v.): “Bir kimse, arkadaşlık ettiği kimsenin huyunu farkında olmaksızın alır, onun gibi olur.” Zamanımızda bu üç düşmanımızın da silah ve hileleri çok gelişmiştir, bundan dolayı kendi kuvvet gayretimizle bu düşmanlarımızı yenemiyoruz.
Bize büyük bir yardımcı lazım. O kuvettli yardımcının sayesinde bu düşmanlardan kurtulabiliriz. Allah’ü Teâlâ bizim bu durumumuzu bildiği için Peygamberimiz(s.a.v.)’in vefatından itibaren kıyamete kadar Müslümanlara yardım edecek “Allah(c.c.) Erleri” gönderir. Allah’ın(c.c.) yolundan bizi alıkoyan düşmanlara karşı biz de Allah(c.c.) Erlerinden yardım isteriz. Zaten onların da istek ve vazifeleri budur, Müslümanları bu düşmanlardan korumaktır.
Allah’ü Teâlâ onları bu vazifeleri yapabilecek şekilde donatmıştır.
“Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”
Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid
Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ALLAHü teâlânın sevgisinde
samîmiyetin nasıl belli olduğu hususunda: "Kulun ALLAHü teâlâyı sevmesinde
samîmi olup olmadığı, başına belâ ve musîbet geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve
musîbet geldiğinde sabır ve sükûn hâlini muhâfaza edebiliyorsa, o gerçekten
ALLAHü teâlâyı seviyor demektir. Musîbet ve fakirlik zamânında sebat
gösterebilmek bu sevgiye delil ve alâmet yapıldı. Birisi Peygamber efendimize;
"Ben seni seviyorum." deyince; "Fakirlik için bir elbise hazırla." buyurdu. Bir
baş¬kası gelip Peygamber efendimize; "Ben ALLAHü teâlâyı seviyorum." de¬yince;
"Belâ için elbise hazırla." buyurdu." Vefâtına yakın hastalanan İslâm
âlimlerinin ve evliyânın büyüklerin¬den Ahmed bin Abdurrahmân es-Sekkâf
(rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine hâlinin nasıl olduğu sual edildiğinde;
"Dünyâya düşkün o- lanlar, dünyâ nîmetlerinden lezzet aldıkları gibi, sâlihler
de, ALLAHü teâ- lâdan gelen belâ ve musîbetlerden öyle lezzet alırlar." buyurdu.
Bun¬dan sonra abdest aldı. Öğle namazını kıldı. Namazdan sonra kıbleye karşı sağ
yanı üzere yattı. ALLAHü teâlâyı zikir ve tesbîh etmeye başladı. Rûhunu teslim
edinceye kadar böyle devâm etti. Ahmed bin Abdurrahmân´ın bu hâline şâhid
olanlar, ona ziyâdesiyle gıpta ettiler. Kendi ölümlerinin de böyle hayırlı ve
kolay olması için ALLAHü teâlâya duâ ettiler. hayırlı geceleriniz olsdun RABBİM yar ve yardımcımız olsun
Genc adamin biri, dermis babasina her gun; Benim de dostlarim var, sendeki dost gibi' Baba, itiraz eder, Olmaz oyle cok dost, hakikisi Belki bir, belki iki, Fazlasini bulamazsin gercek, hakiki... Devam eder durur konusma... Aralarinda baslar bir tartisma, Karar verirler bir sinava, Dostun hakikisini anlamaya... Bir aksam bir koyun keserler, Ve koyarlar cuvala. Baba der ki ogluna, 'Hadi al bu cuvali, simdi gotur dostuna'. Cuvaldan kanlar damlamakta, Sanki oldurmusler de bir adami, Koymuslar cuvala, Distan boyle sanilmakta. Delikanli sirtlar cuvali, Gider en iyi bildigi dostuna, calar kapiyi. O dost, bakar ki bir cuvala hem de kanli, Kapar hizla kapiyi delikanlinin suratina, Almaz iceri arkadasini, Boylece tek tek dolasir delikanli, Kendince tanidigi, sevdigi dostlarini. Ne care, hepsinde de sonuc aynidir. Evlat geriye doner. Ama icten yikilir... Babasina donerek; hakliymissin baba ' der. Dost yokmus bu dunyada ne sana, ne de bana. Baba 'hayir Evlat 'der, benim bir dostum var bildigim.
Hadi, cuvali alda bir kerede git ona. Genc adam, cuvali sirtlar tekrar.. Alnindan ter, cuvaldan kanlar damlar... Gider, baba dostuna. Kabul gorur, sevinir. O dost, delikanliyi alir hemen iceri. Gecerler arka bahceye. Bir cukur kazarlar birlikte, Cuvaldaki koyunu gomerler adam diye, Uzerine de serpistirirler toprak. Belli olmasin diye dikerler sarimsak... Genc adam gelir babasina; 'Baba, iste dost buymus' diye konusunca, Babasi; 'daha erken, o belli olmaz daha. Sen yarin git O'na, cikart bir kavga, Atacaksin iki tokat, hic cekinmeden ona, iste o zaman anlasilacak, dostun hakikisi. Sonra gel olanlari anlat bana...' Genc adam, aynen yapar babasinin dedigini, Maksadi anlamaktir dostun hakikisini, Babasinin dostuna istemeden basar iki tokadi! Der ki tokadi yiyen DOST; 'Git de soyle babana, biz satmayiz sarimsak tarlasini boyle iki tokada'! Sevilecek biri olmadigin zamanlarda bile seni sevmeli... Sarilacak biri olmadigin zamanlarda bile sana sarilmali... Dayanilmaz oldugun zamanlarda bile sana dayanmali... Dost dedigin fanatik olmali; Butun dunya seni uzdugunde sana moral vermeli. Guzel haberler aldiginda seninle dans etmeli, Ve agladiginda, seninle aglamali... Ama hepsinden daha cok; Isi bitince seni bir tarafa atmamali...
göğe baktım gözü yaşlı yer baktım yer yaşlı sular bugün kan tadında eski yeni, büyük küçük, kara kızıl tüm dertlerim burdalar sen neredesin?
sen ve kuşlar gözyaşının gözyaşına benzediği kadar benziyorsunuz vurulan bir ceylanın yavrusuna söylediği şarkıyı söylüyor onlar bu sabah yine kondular tel örgüye beni acımla başbaşa bırakmadılar sen nerdesin?
hava soğuk, dışarda kar yağıyor her zaman ellerim üşürdü bugün içim üşüyor hasretin geldi, hayalin geldi bak, kokun da geliyor bugün Yakub oldum bre hey ey acıların kadını sen nerdesin?
Mustafa İslamoğlu hayırlı haftasonları diliyorum arkadaşım allaha emanet olun
Hazreti Süleyman (a.s.)’ın sarayına bir kuşluk vakti saf
bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayatî bir mes’ele için Hz. Süleyman
(a.s.)’la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s.), benzi
sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
- “Hayrola ne var? Neden böyle
korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana… ” Adam telaş içinde:
- “Bu
sabah karşıma Azrail (a.s.) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı.
Anladım ki, benim canımı almaya kararlı.
- “Peki ne yapmamı
istiyorsunuz?” Adam yalvarır.
- “Ey canlar koruyucusu, mazlumlar
sığınağı Süleyman (a.s.)! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin
emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan’a iletsin O zaman Azrail
(a.s.) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!”
Hz. Süleyman (a.s.), adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve “Bu adamı
hemen al, Hindistan’a bırak1″ emrini verir. Rüzgar bu… Bir eser, bir kükrer.
Adamı alır ve bir anda Hindistan’da uzak bir adaya götürür. Öğleye
doğru Hz. Süleyman (a.s.) dîvanı toplayarak, gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de
ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, dîvanda
oturmaktadır. Hemen yanına çağırır.
- “Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o
adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun” der. Azrail (a.s.)
cevap verir.
- “Ey Dünyanın ulu sultanı. Ben, o adama öfkeyle, hışımla
bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu,
burada görünce şaşırdım. Çünkü ALLAH (c.c.) bana emretmişti ki:
- “Haydi
git, bu akşam o adamın canını Hindistan’da al” Ben de bu adamın yüz kanadı olsa,
bu akşam Hindistan da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm.İşte ona
bakışımın sebebi bu idi “….
BARDAĞIN İÇİNDE bir damla su. Bir aşağı bir yukarı gezdirdim onu. Sonra durup seyrettim. O damla , aczin ve fakrın en güzel ifadesi olan; muhtaç oluşun, isteyen oluşun, yalvarış halinin sözsüz ifadesi olan göz yaşını andırıyordu.
Doğrusu suyun tarifinde bile acz ve fakr saklı. Renksiz, kokusuz, tadsız, şekilsiz deriz ona . Sahip olmayışın, renksiz oluşun sembolüdür o. Sahiplenmeyen ve kendilerinden bir şeyleri olmayanların sembolü…O, hadsiz nimete kavuşanlara Hadsiz Nimet Veren’in güzel bir aynasıdır.
Kendisi renksizdir. Fakat onda bütün renkler görünür. Gökkuşağı onun minik ellerinde boyanır. Her mevsim farklı renklere bürünür. Yeşil elbiseler dokunur onda , ağaçlara libas olur. Rengarenk giyisileri giyinen bahar hurileri onunla gülümser. Zinetleri olan meyveler renkli bardaklarda sunulur bizlere.
Şekli ve biçimi yoktur. Fakat bütün şekiller ve biçimler ihsan edilir ona. Hadsiz biçimli beyaz kar melekleri o mürekkeple çizilir. Onun yüzüne hadsiz nakışlar dokunur. Yapraklar, çiçekler, kelebekler, insanlar ve hayat onun harcıyla şekillenir. Girdiği her şeyin biçimini alır ve Biçimi Veren Sanatkârın sanatını gözlere okutur.
Kokusu yoktur. Fakat bütün kokular onun lisanı halinde Rabbine olan teşekkürlerin ifadesi olur. Rabbin nimeti onun dilinde sevinç gözyaşlarıyla şükür tebessümüne dönüşür. O küçük damlacıklardan şükrün kokusu yayılır.
Tatsız olarak bilinir. Oysa talılara tat veren şerbetir o. Tüm lezzetler onun ellerinde sunulur bize. Tad olunla ulaşır dile ve dillerin şükrüne vesile olur.
SU acz ve fakr libasına büründükçe Rahmet Sahibi Sâni, onu hadsiz nimetlere mazhar eder. Sahip olmadıklarının çokluğunca güzellikler yazar onun mürekkebinde. Acz ve fakr libasına bürünmüş saf su, safi Rahmet olur. Dillere rahmet okutur.
Su bize seslenir. Benim gibi renksiz, kokusuz, “ben”siz olursanız benim gibi, külli bir ayine olursunuz Rabbe. Evet su gibi acz ve fakr hamuruyla yoğrulmuş bir fıtratta Muhammed-ül Arabi (AS) gibi bütün isimlerin en güzel göstericisi külli bir ayine yazılır.
Su gibi acz ve fakr eken, bereket ve Rahmet’i biçer. Nasıl toprağa acz ve fakr duası olan suyu verirsek tohum bereketlenir ve rahmet olursa, göz yaşıyla aczini ve fakrını ifade edip amelini süsleyen bir kul da, berekete ve rahmete mazhar olur. Allah için bütün mahlukat adına dua edip gözyaşını akıtan bir gönül rahmet ve bereketle dolar. Hayatı rahmetin ve bereketin mücessem tezahürü olur ve ona ALEMLERİN RAHMETİ DENİLİR.
Bir şeyi olmayan suya her şeyi veren Rab, bize de su ile her şeyi vadediyor. Su gibi olursak tabi...
O zaman ey nefis! Rabbine karşı su gibi aciz ol ki aziz olasın!...
Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmaktadır. "Ya hayır söyle ya sus" O zaman bu hadis ışığı altında çok konuşmak haram oluyur, değil mi? 130
Cevap
Dilin afetleriyle alakalı olarak Peygamber (s.a.v)'den bir çok rivayetler mevcuttur. Bunlardan bir iki tanesi de şunlardır. "Kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa ya hayır konuşsun ya da sussun" (Buharı ve Müslim Ebu Hureyre ve Ebu Şerih'den rivayet etmişlerdir.) "Allah hayır söyleyip de zengin olanla susup da selamet bulana rahmet etsin" (İbn Mübarek 'Züht' adlı kitabında rivayet etmiş ve daha bir kaç yoldan rivayet edilmiştir.) Çok konuşmak bazan insanı, içinden çıkılmaz durumlara sürükler. Dilin afetleri vardır. İmam Gazali dilin tam yirmi afetini sayar; yalancılık, gıybet, kovuculuk, yalancı şahitlik, yalan yere yemin, insanların namusları hakkında konuşmak, malayani şeylerden konuşmak, başkalarını alaya almak ve aşağılamak. Hatta Şeyh Abdulgani Nablusi dilin afetlerini yetmiş ikiye ka-"ar çıkartmıştır. Bu konunun açıklamaları oldukça uzun. Bir kişi çok konuştuğu zaman hataya düşmesi, dilini onun bunun namusuna uzatmaya gıybetle insanların etini yemeye yakalanması kaçınılmaz olur. Bundan dolayı susmak selamet vesiledir. Bu demek değildir ki kişi duyduklarını hiç konuşmadan tutacak ve hiç kımıldamadan duracaktır. Hayır, sadece konuşunca hayır konuyacak yani Allah'ın razı olacağı şeyleri konuşacaktır. Bilindiği gibi eskilerden beri insanların dilinde hep şu söz dolaşır; "Söz gümüş ise, sükut altındır." Şair şöyle der; Dilini koru ey insan! O yılandır sokmasın. Niceleri var mezarda, Onlar dilinin kurbanıdır. Nice kahramanlar, Dilden sakınırlardı. Sadece ahirette değil dünyada da insan dilinin hatasından dolayı ortaya çıkacak neticeleri görebiliyor. Çok konuşması sebebiyle zararlara, musibetlere duçar kalıyor. O halde dilin hatalarından sakınmak gerekir. İşte bu sebeple şöyle söylemiş şair; Genç dilinin sürçmesiyle ölür. Yoksa ayak sürçmesinden değil. Dil sürçmesi kelle alır, Ayak sürçmesiyle yaralanan Bir müddet sonra iyileşir. Bu konu hakkında yine şöyle bir söz vardır. "Sen sözünün sa^ hibisin. Ama onu ağzından çıkardıktan sonra o senin sahibin olur" Öyleyse insanın gevezelik etmemesi gerekir. Çok konuşan insanlar genelde hata yapar, onun bunun diline düşerler. Bu nedenle Allah'ın murakabesi üzerinde olan ve O'dan korkan bir mü'mine gereken, sözünü bilerek konuşması, konuştuğunun lehine mi aleyhine mi olacağının hesabım yapmasıdır. Çünkü ilahi kalem insanın ağzından çıkan her sözü kayda alır ve onu bir kitaba işler. "And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biz biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız. Sağında ve solunda, onunla beraber oturan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zaptederler. 131 Konuştuğu sözlerin amelleri gibi yazıldığını, onlardan hesaba çekileceğini bilen bir insan az konuşur. Yalnızca kendisini ilgilendiren şeylerden bahseder. İşte bu da selamettir. Öyleyse ya hayır söyle ki, kazanasın ya da sus ki, selamet bulasın. 132
"Ey Hay ve Kayyum olan! Sadece Senden yardım isterim; Hayatımı düzelt, gözümü açıp kapayıncaya kadar bile beni nefsimle baş başa bırakma." (Hakim)
"Allah' ım, Senden sevgini, Seni sevenlerin sevgisini ve beni Senin sevgine ulaştıracak ameli isterim. Allah' ım, Senin sevgini bana nefsimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevimli eyle." (Tirmizî)
"Allah' ım, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlıktan ve cimrilikten Sana sığınırım. Kabir azabından Sana sığınırım. Hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım." (Müslim)
"Ya RasulAllah firakın yaktı ben soldum bugün, Ah! Nasıl etsem tahammül, dertliyim doldum bugün..."
EFENDİM'e...(s.a.v)!
Ey Yar! Sana müştak gönülden dökülen bir nağme, bir ince sızıdır bu. Düşür ki gönlüme adını, sevdam sana yazılsın...Ver elini, elimden değil tut yüreğimden ki Rahmani dokunuş yüreğime kazınsın.
Ey Yar! Kırıldı ikliminden uzak tutunduğum düşlerim... Sessizliğin sükutu ile gündüze uyanan gece gibi zifiri karanlığımda,ışığım sen ol isterim. Sen de vuslatı bulmak, sende vuslat olmak isterim. Yüreğimden süzülen sevdamın kırık hüznünü, bana kılınmış yalnızlıkla el tutuşturup adını bilmediğim karanlık girdaplara sürüklerken ve düşünürken benliğimin aynaya yansıdığı şeklini içimden akan samimi bir nida ile: "Yanımda hep sen ol,sen ol isterim."
Satır arası yalnızlığıma sığındığımda her hecede seni bulmak ve her yorgun gecede seninle can olmak isterim. Gönlüme yakışmayan sızında ve acıtan sevdanda seninle yanmak, sende var olmak isterim. Hasretine döktüğüm sensizliğin acısında, böylesine titretirken sevda canımı, bilinmezliklere mesken olmuş yüreğimle gündüze seninle uyanmak,seninle gündüz olmak isterim...
Gel ey sensiz oluşuma sebep(!), her yanım hüzün şimdi... Zamanı geçmiş sensizlik değil isteğim(?), aldanmışlara aldanmış kalbimle, geçmişteki anılarda ya da gelecekteki hayallerde değil şimdimde istiyorum seni. Sevdamın ateşi söndü, yüreğim kor şimdi. Küllendi düş dediklerim güneşin battığı yerde, sevdamın ahı tuttu seni buldum şimdi...
Islak hecelere bıraktığım düşlerim sende hayat buldu, seninle var oldu... Suskunluğum sesime vesile oldu ve her sustuğum seninle ses oldu.Ve seni arayışlarım özümde son buldu. O an ki can oldun bedende, canan oldun kalbimin derinlerinde... Perdelenmiş puslu yüreğim,rafa kaldırdığım tozlu mazimde...Artık kelam daha bir güzel akıyor gönlümden kalemime. Ey yar! Söyle... Gönlümden gönlüne geçit nerde?
İçime akıttığım hüzünler son bulmuşken, alıp götüren yalnızlık başını öne eğmişken, gönlümde can olarak seni bulmuşken söyle:"Beni de alacak mısın gönlüne?"
"Aslında sen yoksun diye olur olanlar, kadim bir el bulamadık tutunamadık... SELAM VE DUA ILE
O gün ne mal fayda verir, ne de evlât. Ancak Allâh’a kalb-i selîm
(tertemiz bir kalp) ile gelenler müstesnâ.” (eş-Şuarâ, 88-89)
Mânevî tezkiye ve tasfiye netîcesinde selîm ve münîb bir kalbe ve mutmain bir
nefse sâhip olabilmek için riâyet edilmesi gereken birtakım şartlar vardır.
Onların başlıcaları şunlardır:
a. Helâl gıdâ
b. İstiğfar ve duâ
c. Kur’ân okumak ve ahkâmına tâbî olmak
d. İbâdetleri huşû ile edâ etmek
e. İnfak
f. Geceleri ihyâ etmek
g. Zikrullâh ve murâkabe
h. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet ve salevât-ı şerîfeye
devâm etmek
ı. Tefekkür-i mevt
i. Sâlih ve sâdıklarla beraber olmak
j. Güzel ahlâk sâhibi olmak
Bütün bu şartlar üzerinde ciddiyetle durulup, gayretle yaşanması netîcesinde
elde edilen kalb-i selîm, mâsivâdan arınmış ve mücellâ bir ayna gibi Hakk’ın
cemâlî sıfatlarının tecellîgâhı hâline gelmiştir. Hak Teâlâ, kulunun kalbinde
cemâlî sıfatlarının tecellîlerini görünce onu sever ve ondan râzı olur.
Rabbimiz, her şeyin yaratıcısı ve sâhibidir. Bu sebeple O, bütün mahlûkâttan
müstağnîdir. O’na götürülebilecek hiçbir kıymetli hediye yoktur ki O’nun sonsuz
hazinesinde bulunmasın. O, hüsn-i mutlaktır; bütün iyilik ve güzelliklerin
menşeidir. Bu yüzden varlıklar içinde en güzel ve en kıymetli şey, Cenâb-ı
Hakk’ın esmâ-i hüsnâsına, yâni güzel isimlerine ayna olabilecek kadar saf ve
berrak bir “kalp”tir. Dolayısıyla Rabbimize takdîm edilmeye en lâyık hediye de,
Yüce Mevlâmızın bizden istediği “kalb-i selîm”dir.
Cuma, müslümanlarca bir bayram günüdür. Bu günde müslümanlar camilerde toplanırlar. Okunacak hutbeleri dinleyerek faydalanırlar. Hep birlikte cuma namazını kılarlar. Sonra ya başka ibadetlerle uğraşır veya ziyaretlerde bulunur yahut günlük işleri ile uğraşmaya koyulurlar. Bir hadiste: "Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, cuma günüdür.Adem aleyhisselam O gün cennet'e konulmuş, O gün Cennetten çıkarılmıştır. Kıyamet de o gün kopacaktır." denmiştir.