iremhan さんのプロフィールiremhanフォトブログリストその他 ツール ヘルプ

iremhan

((DEKİİ.ALLAH BANA YETER ))

iremhan

所在地
好きなもの/好きなこと

Windows Media Player

動画

 
(no title) -

カスタム HTML

このユーザーに知り合いを紹介しましょう
全 234 枚中 1 枚目
他のアルバム (1 件)
3月28日

EĞER ANNE OLSAYDIM

EĞER ANNE OLSAYDIM


Annelik bütün meslek ve sanatları bün-yesinde taşıyan dev bir özveri paletidir. Nasıl ki sanattaki güzellik sanatkârın kabiliyetini yansıtırsa, evlat da annenin yürek ve zihin zen-ginliğini yansıtan bir aynadır. Annelik, kadını vara-bileceği en ulu zirveye bir çırpıda taşıyan ömre karşı atılmış koca bir adım, ruhî olgunluğu, kemâ-lâtı kalbe kazandıran en şahâne armağandır.

Anne olmak, kişiyi bambaşka bir boyuta taşıyan, müs-pete, derinliğe, iyiliğe ve güzelliğe dair büyük bir hamledir. Dünya hislerinin ve işlerinin içinde en özeli, ahiret azıklarının içinde en hacimli olanıdır annelik


Anne, canını başka bir bedende hissedebilen, başka birinin nefesini kendi nefesine tercih ede-bilendirYine anne, Yaratanın en büyük mucize-lerinden birine ayne'l yakin bir mertebede tanıklık edendir

Zira insanın akıl almaz yaratılışı, bizzat kendi bedeni üzerinde gerçekleşmekte, yüce Allah'ın Hâlik esması rahminde tecelli etmektedir. Anne taşır, anne fedakârdır, anne cefâkârdır ve çok kere evlattan daha vefâkârdır. Sabırlıdır 9 ay bekler, yükü tek başına yüklenir ve fakat nimeti başkalarıyla da paylaşır.

Annelik, insanî dereceler içerisinde alınabilecek en ulvî payedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v), "Kime iyilik yapayım?" diye üç defa soran bir sahabeye, üç defasında da, "Anne-ne" cevabını verdikten sonra dördüncü soruda, babasına iyilik yapması gerektiğini söyleyerek (1), anneliğin diğer hiçbir feragat ile mukayese kabul etmeyecek kadar müstesna bir özveri olduğuna işaret etmiştir.
Anne kendi başına bir okuldur. Branşına göre her öğretmenin vereceği dersin özünü bünyesinde toplar ve çocuğuna verir. Bazen lisan öğretmenidir.

İlk sözcüklerini çocuğuna talim ettiren, onun hecelemeleriyle heyecan ufuklarına sürüklenendir. Bazen, en sabırlı re-sim öğretmenidir anne. Çocuk büyük bir ihti-malle ilk resim denemelerini annenin sildiği du-varlara, annenin evladından zaman artırıp oku-duğu kitabına ve bilumum olmadık yerlerde yapacaktır. Bazen de musiki sanatını en güzel şekilde icra eden müzik öğretmenidir anne. Uyku duaları ve paha biçilmez lezzete sahip ninnileri evladı içindir.

Anne bahçıvandır. Evladının gönlünü ve zihnini karış karış gezip, çıkan ayrık otlarını el-leriyle temizler. Çünkü çocuğunun yürek bah-çesinde oluşacak küçücük bir kirliliğe bile ta-hammülü yoktur. Bu içten bakım içindir ki yüce Allah, bir çocuğun babasız doğmasına müsaade ettiyse de, hiçbir çocuğun annesiz dünyaya gel-mesini murat etmiş değildir. ...



 
3月22日

((MUTLULUK İÇİN (Bazı Şeyleri) UNUTMAK ))


MUTLULUK İÇİN (Bazı Şeyleri) UNUTMAK

Unutmak her zaman kötü değildir. Gerektiğinde unutma, ruhsal denge için şart görünür.
Hayatımızın bazı dönemlerinde, yaşadığımız bazı olaylar, bir türlü kabullenemediklerimiz ve bizi sürekli rahatsız eden deneyimleri unutmak, elimizde olmadan gerçekleşir.

Mutlu bir evlilik isteniyorsa, hatırlandığında ya da hatırlatıldığında hoş olmayan duygu ve tepkilere neden olacak şeylerin gündeme getirilmemesi gerekir.

Bu bağlamda unutulması gereken bazı şeyleri, aynen Lokman Hekimiin dediği gibi, şöylece sıralayalım;

I. Size yapılan kötülükleri hemen unutmak

İnsanlar, kendilerine yapıldığını düşündükleri kötülükler karşısında öfkelenir, kızar ve hissettikleri negatif duygularını dışa vururlar. Ancak, kim, içinde hangi tür duygular hissediyorsa, o yönde bir ruh hali yaşar. İçimizi dolduran sıcak duygular mutluluk getirirken, olumsuz duygular da, önce o duyguları içinde yaşatanı mutsuz eder.

Duygular, dışarıdan içimize şırınga edilemez. Bunlar bizim içimizde oluşur. Bu sebeple gönlümüzde daha çok hangi duygulara yer veriyorsak, o duyguların gölgesinde yaşayacağız demektir.

Sevgi, merhamet, bağışlama, yardımlaşma, paylaşma duyguları ile birlikte mutlu olunacakken, içimizi yakıp kavuran kin, nefret, haset, kıskançlık gibi duygulara kendimizi kaptırmak, mutsuzluğu davet etmektir.

Başkaları hakkında, elimizden geldiği kadar olumlu duygularımızı abartmalı, kabartmalı. Olumsuz duyguları ise, öncelikle kendimizi perişan edeceği için azaltmaya çalışmalıyız.
Bunun için de, iki yoldan biri unutmak, diğeri bağışlamaktır.
Sadece bağışlama ve unutma ile kendimizi olumsuz duyguların kıskacından kurtarmayı başarabiliriz.

Unutma ve bağışlama ile gelişecek ılımlı tavırlarımız, onlar için değil, kendinizi kurtarmak için gerekli.

Aksi halde, her kim olursa olsunlar, insanlara karşı içimizde yer edecek olumsuz duyguların ilk zararı bize gelir.
Lokman Hekimiin dediği gibi; size yapıldığını düşündüğünüz kötülükleri hemen unutun!
İşte bu, bizi mutluluğa götürecek en emin yoldur!


2. Başkalarına yaptığınız iyilikleri hemen unutun

İnsanları öfkelendiren ve negatif duyguları kabartan önemli bir husus da, insanların birine yaptıkları iyilik karşılığında iyilik görme arzularıdır.
Çoğu kimse, eğer bir iyilik yapmış ise, en azından bunun bilinmesini ve kendisine minnet duyulmasını arzu ediyor. Beklediği müteşekkir tavırları göremeyişinin yanında, bir de ters tavırlarla karşılaşılması ise pişmanlık ve öfke uyandırıyor.

Pişmanlığın arkasından gelen öfke, kızgınlık, nefret ve hınç, sonuçta kişinin kendisini mutsuz etmeye başlar.

Birinin bize kötülük yapması elimizde değil, ama, bizim birine iyilik yapıp yapmamak elimizdedir. Ama, iyiliklerin karşılık bulmaması ya da ters davranışlar görme olasılığı iyilik yapmaya mani olmamalı.


Bu sebeple, unutmayı sağlamak için, iyilik yaptığımız kişinin ters bir davranışta bulunmasını beklemeye gerek yok!


Öncelikle iyiliği yapmanın amacını iyi belirlemek gerek. İyilik yapmak vermektir, yani fedakarlıktır. Böyle bir davranış, yüce bir amaç için olmalıdır.


İyiliği, iyilik yaptığınız kişi için değil de, en yüce amaç olan Yaratıcının hoşnutluğu için yapmanız halinde, karşılık insanlardan değil, Yaratandan beklenir.

İnsanlar unutabilir, insanlar nankör olabilir. Ama Yaratıcı.! O asla unutmaz! Kendisinden beklenen karşılığı da kat kat verir.
Bunun için iyilik yaptıktan sonra, zaman kaybetmeden, hemen unutmak en iyisidir.

Yine Lokman Hekimin dediği gibi; yaptığınız iyilikleri hemen unutun!

img27.imageshack.us/img27/7941/142161730821nt2.gif

Teessür ve ızdırap karşısında kalbden bir parça kopacaksa, Bir genç dinsiz olmuş haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir.

Zübeyr Gündüzalp


img8.imageshack.us/img8/5468/imantu41.gif

img22.imageshack.us/img22/2963/sigpic23997261.jpg

Ben Nefsimi Herkesden Ziyade Nasihate Muhtaç Görüyorum(Bediüzzaman Said Nursi)
 
3月21日

((Kimin yüreğinden kimi kovuyorsun? ))

Kimin yüreğinden kimi kovuyorsun?

Gidiyorsun ya bilmem kaçıncı kez… Bittim sanıyorsun.. Yanılıyorsun vefasızım.. Yanılıyorsun…

Aşk ayrılıktan, yaştan ibaret.
Gel vakit varken kalpten firar et.
Yaşadığın her şey yalanmış farzet.
Gücün yeterse dayan.

Sen benim yüreğimde, ben istediğim için güzeldin.. Ben istediğim için görüldü onca rüya.. Onca hayallere ben istediğim için ev sahipliği yaptı bu yürek… Ben var ettim seni içimde, ben yücelttim, ben… Ben istediğim için senin gözlerinde geldi baharların en güzeli, ben istediğim için en mavi umutlar senin oldu… Sana geldi tüm yollar… dedim sana… Değildi vefasızım, değildi.. Ben istediğim için koyduğun noktalara hep bir virgül eklendi…


Baş kaldırıyorum şimdi asi sevdana, isyanlarım diz boyu… Sana yüreğime hükmetme hakkını vermiyorum… Alıyorum elinden aşkın kural tanımaz taraflarını, sana bırakmıyorum hatıralarımı… Yokluğum yakacak ya canını eskileri andıkça, ben yanmayacağım yokluğunda… Akıllı adamın işi değil aşk… Hep duygularım hükmetti hayatıma… Artık sıra mantığımda… Orada bitiriyorum seni önce.. Can evinden vuruyorum seni, yokluğunu umursamıyorum… Maske takmaktan da vazgeçtim… Seni en uç noktada, beynimde bitiyorum..

Çocuksu bir duygu
Çocuksu bir tat.
Sende oyalandım kadere inat.
Kalp dilediğince yorulmuş farzet,
Gücün yeterse dayan...

Biliyorum ki ben var ettim bu aşkı… Seni kurdum önce hep aklımda, sonra sevdim,ezberlettim yüreğime… İnce ince işledim nakış gibi, var olduğun sürece varım dedim… Şimdi yoksun.. Yokum… İzin vermiyorum canımı yakmana, bu hakkı tanımıyorum sana.. Nasıl başlattıysam işte öyle bitiriyorum.. Şimdi son kez anıyorum seni, son kez kaçamak dokunuşların geliyor aklıma ve yüzüme düşen saçlarımın arasından sana baktığımda, kaçamak bakışlarını yakaladığım anları son kez anıyorum… Zorluyorum kendimi diye… , ama eskiden hatırladığım gibi olmuyor, sadece hatırlanıyor işte sözüm ona… Hissedilmiyor… Yapıyorum işte, bununda üstesinden geliyorum… Bitiriyorum… Öyle ki azar azar yok ediyorum benliğimde...boğuyorum şimdi seni hayallerimde…Can çekişlerini görüyorum …. Diz boyu yardım çağrıların uğulduyor kulaklarımda…. Kurtarmıyorum… Bilmediğin bir şey var, onu da ben hatırlatıyorum…Ölüyorsun işte ve ben umursamıyorum…


Sustukça sözlerimi dinletemedim.
Hayatta bir tek sana hükmedemedim.
Nasıl bir kalbin var ki anlamıyorsun
Kimin aşkını kimden yasaklıyorsun?

Dedim ya, kafama göre rast gele seçip, tüm haklarına el koyuyorum….

Çıkartacaksın beni içinden
Yanarsa yansın, kopsun yerinden
Gittin vefasız, bittim sanıyorsun

Kimin yüreğinden kimi kovuyorsun?

3月20日

Her Kul Aşkıyla Doğar ....

Her Kul  Onun Aşkıyla Doğar ....
Hey gönül hey! Sık dişini az kaldı… Yakındır yâr perçeminde gölgelenişimiz. Murâdın ayak sesiyle uğuldayan duvarlar, kavuşmak üzre Hak’ka yalvardığın demlerin yankısıyla şenlenir artık… Bahtın kara giymeye merak edişine karşı gözümüzü kararttık… Duy gönül duy! Vakit kavuşmak vaktidir gayrı… Hem… Olmaz böyle yârdan ayrı!

Şafak sökerken gözlerine dolan hayalin en tatlı yerinde, titreyip doğrulduğun yatağından, Besmeleyle kalkıp seccadenin üzerinde aşkın hakikatini gösterene şükür ettiğin demlerin hatırına… Vuslat bir karıştan daha yakın bir vadeye layık görüldü. Ve sen deli gönlüm… Sen ve senin o yılgınlık tanımaz yelelerin… Cânânın bir çift kuğu kadar beyaz ve nazenin elleriyle örüldü… Zafere koşan atların toynak sesinden ilham alan saatler, sabır ikindilerinde yâr diyerek çırpınır hâlâ… Tamam, gönül tamam… Sabır dergâhında yudumladığın uzleti bozmayayım… Pekâlâ
!
…/…

Meçhul diyerek âlemi dolaştığım zamanlarda… Fani dünyanın fani kurallarınca meçhuldü yâr… Lâkin bildik ve tanıdıktı. Şundan ki; tâ Levh-i Mahfuz’da… Ruhların imtihan dünyasına gitmek üzre sırasını beklediği o ilahi koridorda… Şu an sahip olduğumuz aklın izah etmeye yetmeyeceği bir zaman ve mekân kavramının kuşattığı o yerde… Nur süvarilerinin ayak izinden aheste adımlarla yürürken… Tam dokuz adım gerimde, bir gonca salındı. Fecrin ılık rüzgârından ilham aldığı belli buğulu nazarından içime süzülen sevda cevherinin, her zerremde bir ihtilâl misali fırtına koparışını nasıl tarif edeyim? O ân aşkın billur kelepçeleriyle bağlandık birbirimize… Dünyaya inmek üzere “Kün!” emriyle birlikte anne rahmine düşerken, gözüm arkada kaldı. Yâr ile ayrı kalmak pek incitti yüreciğimi… Fani elbiselerimin içerisinde gezdirdiğim âşık ruhumu, nihayetinde kavuşmayla taçlanacak bir arayışa sevk etmemin yegâne sebebi de bu idi. Nerede, ne zaman, nasıl ve hangi sıfatla onu bulacağımı bilmeden aradım. İşte bu sebeptendir ki a gönül! Hayalimde açmaya tereddüt eden goncanın ipek saçlarını “Aşkım!” diyerek taradım.

Yıllar yıllara ulanıp, ruhum hasretin amansız girdabında bulanırken… Her nefeste yâr, varlığıyla dilime dolanırken… Şiirlerin sırtına “Gel!” diyerek fermanlar ekledim. Bilmem kaç mevsim o canlar canının yolunu bekledim. Fuzuli Dedemin sır dolu beyitleriyle biledim aşka âşık ruhumu… Baki’nin yâr diyerek dudağı yarılmış divitinden sebat devşirdim. Nedim gibi şuh itirazlarım da oldu Yedi Tepe akşamlarına… Şeyh Galip töresince suda yürüdüm bir vakit… Aşk, özümde mayalanıp kıvamına ermeye başladıkça… Yaklaştığımı müjdelediler, her bahar yârdan haber getiren turnalar. Sabır oldu her nefesim, sabır kesildi her adımım, sabır akıttı su içtiğim çeşmeler ve avuçlarımı okşayarak dökülen sabırla doldu kurnalar…

Bir b
ursa ikindisine saklandığını sezdim sonra, ezelden beri beklediğim İlahi randevunun… Kalemimden alev püskürttüm Der-Saadet semalarına… Ola ki yâr görür de unutmadığımı ve yana yakıla onu aradığımı sezer diye… Üstelik mehtabı tellal ettim Boğaz’ın lacivert sularında salındığı geceler… Avaz avaz bağırttım mehtabı, “Kim demiş âşık gönül bezer” diye…

Yârin duyacak takati oluncaya kadar nidâmla kuşattım ak sayfaları… Sırrımı bilecek olana âşikâr etmek derdiyle dile düştüm. Dile düşmeden güle düşülmezdi. Bülbül tavrımı yeren bakışlara inat, en tiz perdeden haykırdım aşkımı… Yâr destur vermedikten sonra aşk yükü bölüşülmezdi. Evvelâ bölüştük ve dahi sonra gülüştük… Vuslat omzumuza konmak üzre alçalır oldu manilerin tel örgülerle kuşattığı göklerden… Ve muradın bereketli dallarıyla müsemma ağacı, su dilenir oldu naz yapmaktan imtinâ etmeyen köklerden…
Şimdi baharı geldi ömrün… Söylesene a gönül… Ben nasıl edeyim de sus-pus oturup, sabır ile o mukaddes anı bekleyeyim. Ben bülbülüm a gönül… Ben bülbülüm… Ben şeyda çığlığımla “Güüüüüüüüllll!” diye inletmezsem gökkubbeyi, aşk ehli sır sahiplerinin indinde, itibarım kalır mı? Kalmaz! O sebepten hey benim deli gönlüm… Biraz daha delir de, kavuşmak menzilinde, gemi azıya almış ruhumun saçaklarına tutunup kerevete çıkalım… Maniler dağ kesilse de önümüzde, korkma! Aşk ile vurduğumuz bir fiskede yıkalım…
…/…


Aşkı bilmeyene tuhaf gelir sözümüz… Gönül… Aşkı bilmeyen, bizim bu kelâmımızın cebinde sakladığı merâmı da çözemez! Unutma, ey yâr için yardan attığım deli gönlüm! Yâr dediğimiz gökte hilâldir ve naz ederek salınır. Biz dahi yıldız olduk o yâre… Unutma! Gök, siyah kadife kaftanını giydiği vakit, hilâl, yıldızsız gezemez! Bundan gayrı söze ne hâcet… Yâr hilâlim olmuş ya, Hak emriyle helâlim de olacak işte…
Gözüm kapıda, kulağım kirişte…
 
ALINTIDIR....

((Sen Yar De ve Sus!..))

Sen Yar De ve Sus!..
 

Bu gün, kendime yüreğimin iklimini yaşamayı teklif ettim..

Bana, “yâr” de ve sus!dedi…

* * * * * *

Boyun büküyorum.
Bir sabâ yeli esse de yüreğimin güneyinden,
Ruhuma dostluk teklif etse..
O zaman bitecek bu ikilik!
Ayaklarım, yüreğime tabi olmanın izzetiyle en güzel mekanların konuğu olacak..
Bir gün bitecek bu ikilik!
Tek olan, huzuruna alacak; huzuru verecek yüreğime;
Lisanımda hafîden bir ses:

A L L A H

Dilim damağımla vuslatında daim olursa su tadında yaşayacağım hayatı, dilim damağıma susuzluktan yapışmış gibi bile olsa…

* * * * * *

Dizini dizlerine dayayıp, ellerini tutup ahitler vermeyi dilediğim efendim,
Beni bırakma!
Gerçekten ben senin ellerimden tutmana her zamandan daha ziyade muhtacım…
Bir sevr sıcaklığı…
Bir “la-tahzen!” lisanı,
Bir sabır tavsiyesi…

* * * * * *

Ey Yâr!
Ben, senin katından gelecek olan her hayrın fakiriyim..
Yakınlığını hissettir bana,
Yak-ışını hissettir...

...AMİN...
__________________


ﻉ .ﺵ .ﻕ

Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır Aşk...

Ve tadını en iyi Yusuf'un gömleği bilir...!!!


3月19日

((Suya susuz bakmak…))

 
 
 
 
Suya susuz bakmak…

SU SUSKUN değil, dalga durgun değil… Dinlenirse suyun sesi, çözülürse dalgaların dili, derinliklere inilir, yükseklere çağlanır.

Su sırlarla sarılı, dalgalar hikmetlerle dolu… Su hayat, hayat ise su gibi akıcı ve dalgalı… Bir damla su ile başladı hayatımız, dalgalana dalgalana bu hale geldik ve bir damla olarak yine toprağa düşeceğiz.

Bir damla suda ne fırtınalar kopar, ne coşkular yaşanır… Suskunluklar soluklanır, kederler derlenir, elemler devşirilir… Durmadan dalgalanır dalgalar…

Deryada damla, damlada derya saklı… Kâh olur bir damla koca deryayı yutar, kâh olur deryada kaybolur büyük bir dalga…

Dalgaların hep aynı olduğunu ve her dalganın değişmeden düz aktığını kim söyleyebilir? Deryada doğan bir dalga ne değişimlerden geçerek sahil sayfasına imzasına atarak noktalanır. Birbirine benzer fakat aynı değildir dalgalar… Her biri ayrı bir nokta koyarak farklı şekillendirir hayat sahilini… Bütün noktalar bir noktaya dolar; sonsuzluk duası… Hüznü ve coşkusu budur denizin; yükselişi göğe güneşe daha fazla yakın olma ve yansıtma çoksusu, dökülüşü ayrılık sancısıyla inleyişi…

Dalgaların dili ışığın renklerini söyler… Suyun renksizliği renklerin şarkısıdır… Şiirdir su; sessizliğin derinliğinde çağlar… Üstü ne kadar dalgalıysa, altı o kadar duru ve derindir… Nice canlının, nice bitkinin beşiğidir dalgaların altı… Yeryüzü yeşilliğinin yüzde seksene yakını denizlerin derinliklerinde olduğu düşünülürse hayatın nerede doğduğu ve yaşadığı dimağlara dökülür.

Su boğmaz dimağların sığlığı boğar. Dalgalarla yüzmeyi öğrenen dertlerle yatar, devalarla uyanır… Sabır suların sonu sahil selametlerdir… Yunuslar niye göğe sıçrar ki; duamızı duyun diye…

Kâinatın vücud âlemine yansıması ilkinde bir damla gibi olmadı mı? Damladan deryalar doğdu; yıldızlar, galaksiler raksa başladı… Hayata beşiklik etmekle güldü dünya… O derya kıyametle tekrar bir damlaya dönüşmeyecek mi? Kâinatın bütün dalgalanmaları sonsuzlukta tekrar doğma duası değil mi?

Tıpkı küçük âlem insanın büyük duası gibi… Biri okuyor diğeri âmin diyor kendi lisanıyla… Duasızlıkta boğulansa sonsuzluğu yitiriyor.

Dua damlalarla dolarsa kalp kabı, Nur denizler coşkudan taşar, hakikat renkleriyle raksa başlar, dimağlar hikmetle dolar, vicdan sükûna erer… Duadan inleyen bir kalp deryaları kurutur, damlaları deryaya dönüştürür…

Kabir sahiline vuruncaya kadar dua dalgalanmalarına devam, kâinat da kıyamet duvarına çarpıncaya dek… Soru ve sorun noktayı nerede, ne zaman koyacağımızda değil nasıl koyacağımızda.

Susuzluğumuz duasızlık… Yağmursuzluksa duanın çağlayış vakti… Yunus nidalarla inleme zamanı…

Suya susuz bakarsak dimağ denizi durgunluk ve dalgasızlıkta kokuşur, kararır kalp ummanı…

Dua suyu âleminizi doldursun, hikmet çağlayanlar kabre kadar kalbinizde eksik olmasın…

Gönlünüze damlayan bir damla olmuşsam, işte o benim duam… Ummanlar kazanmış kadar sevineceğim.

Evet, yağmurlar yağsın, yere de yüreklere de…  
 

 
3月17日

O DİYARIN SAKİNLERİ...

O DİYARIN SAKİNLERİ...
 
O DİYARIN SAKİNLERİ, seven ve sevilen kimselerdi. Birbirlerini imanın gereği olarak severler ve yapmacık olan her şeyden kaçınırlardı. Din kardeşlerine imanları ne ise yüz hatları, minik hareketleri de aynı olurdu. Kardeşlerine dıştan bir türlü içten başka türlü katiyyen davranmazlar ve bunu nifak alameti sayarlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ, şakadan da olsa din kardeşlerini telaşa düşürmezlerdi. Müslüman bir kardeşi telaşa düşürmenin kötü bir amel olduğunu kabul ederler, latife cinsinden de olsa telaşa kapılacak hareketlerden uzak dururlardı.
Kardeşlerini hakir ve küçük görmezlerdi. Daima karşısındaki kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederlerdi. Kardeşlerinin üzerinde yara bere görseler, onunla ilgilenirler, yarasını temizlerler, hatta temizlemek için bez parçası bulamasalar ağız ve dilleri ile temizler, sonra ağızlarından çıkarırlardı. Bugün okuduğumuz zaman çocuklarımızı tiksindiren bu hadiseler, o diyarın sakinlerinde alışılmış ahlaklardandı. Çünkü o zümre gerçekten Allah'a iman etmişlerdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, müslüman kardeşlerine lanet okumazlardı. Hatta onlardan birisi için şöyle anlatılır;
O, şaraba düşkündü. Bir türlü nefsinin dizginlerini eline alamamıştı. Ceza olarak, had vurulur, sonra serbest bırakılırdı. Yine bir gün içmişti. Tuttular ve ceza verileceği meydana getirdiler. O, orta yerde, etrafı nıüslümanlardan halka olmuştu. Kalabalığın yanına gelen Hz. Ömer, adamı tanır tanımaz: "Hay kahrolasıca, yine mi sen?" dedi. Rahmet ve şefkat peygamberi derhal:
"-Ona lanet okumayın, Allah'a yemin ederim ki, ben onu tanıyalı beri hep Allah ve Peygamberini sever." buyurdu. İşte böyleydi. Hayatlarının her bölümüne iman hakim olmuştu. Her işlerinde ibret ve tatlılık vardır. Yıkılır mıydı bu insanlar?
O DİYARIN SAKİNLERİ, müslüman kardeşlerinin aleyhinde konuşmazlardı. Çünkü biliyorlardı ki, birisi başka bir kardeşi aleyhine konuşursa, konuşanın şahitliği artık kabul edilmez. Ne ağır bir durum. Onların yanlarına gelen biri, şayet başka birinin aleyhine de konuşsa, konuşanın ağzının payını verirler ve konuşmasına mani olurlardı. Yine bilirlerdi ki, bir kimse laf getirirse, karşı tarafa da laf götürür. Müslümanın şahsiyetini alaşağı edecek bu kınanmış ahlaktan şiddetle kaçınırlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ, eğer kardeşlerinden birinin kalbini kırmışsa onunla barışıp, helalaşmadıkça gözlerine uyku girmez, sanki sema altında en ağır günahı işleyenin kendileri olduğunu zannederlerdi. Yine bir gün şu hadise vâkî olmuştu. Kızgınlık eseri olarak Ebû Zerr (r.a.), Hz. Bilal'e: "Yebnes sevda, ey siyah (kadın)'ın oğlu!" demiştir. Bu söz ise, Bilal (r.a.)'in çok zoruna gitmişti. Dert ortakları Peygamberimize gitti ve Bilal ile arasında geçeni anlattı. Resûlullah (s.a.v.) Ebû Zerr'i çağırttı ve "Sizin üzerinizde cahillik izi görmekteyim", buyurdu. Ebu Zerr doğruca Hz. Bilal'in evine gitti ve kapısının önüne yattı. Bilal (r.a.)'ın bundan haberi yoktu. Kapıyı açınca yatan birini gördü. Kapının önüne yatan Ebû Zerr idi ve şöyle demişti: "Bas ya Bilal, ayaklarınla yüzüme bas ve geç! Vallahi ayaklarınla yüzüme basıp geçmedikçe buradan kalkmayacağım..."
O DİYARIN SAKİNLERİ, işte böyleydi. Çünkü cidden iman etmişlerdi. Bizler hiç böyle miyiz acaba? Birbirimize küskünlüğümüzün sebeplerine hiç eğildik mi? Birbirimize taşıdığımız buğz, kin, nefret gibi müslümanda bulunması caiz olmayan kötü hasletleri Allah'ımıza nasıl izah edeceğiz? Düşündünüz mü hiç? Hayatınız boyunca Allah için bir kimseye buğz ettiniz mi? Hayır, hayır... Nefisler için belki evet, fakat Allah için hayır. Allah için buğz edenler istisnadır.
O DİYARIN SAKİNLERİ, birbirlerinin gizli hallerini araştırmazlar. Hep kendileri ile meşgul olurlar ve "ey hataları örten Allah, bizim hatalarımızı ört" diye Allah'a dua ederlerdi. Sonra şu hususa da imanları tamdı. Yüce Allah bir kuluna ihsanda bulunursa, kendi, kusurları ve hataları ile meşgul eder ve başkalarını unutturur. Yok bir kuluna bu iyiliği murad etmez ise, kendi hata ve kusurlarını unutturup, başkaları ile meşgul ettirirdi. Düşünüyoruz da, bizlerin çoğu ikinci sınıfa giriyoruz. Hep başkalarının ayıp ve hataları ile meşgul oluyoruz da kendimizi unutuyoruz...
O DİYARIN SAKİNLERİ, günah işleyene değil günaha buğz ederdi. Öyle ya, günah işleyen birine buğz edilse o adamı kaybetmek olur. Kendisine değil de işlediği günaha buğz edilirse, adam kurtarılmış olur. Şöyle bir düşünelim, adamın birisi, uçuruma düşse yardıma çağırsa, adamı kurtarmak için acele ederiz. Aynen bunun gibi, günah çukuruna yuvarlanmış olan birine, şahsına buğzettiğimiz zaman adamı ebediyen kaybederiz. Fakat ameline, günahına buğzedersek adamı kurtarma ihtimali çoğalır. Suçlu, işlediği suçu bırâktığı zaman yine kardeşimizdir. Onun için o diyarın sakinleri günah işleyenlere değil, işlenilen günaha buğz ederlerdi. ,
O DİYARIN SAKİNLERİ, herkes ile iyi geçinir ve tatlı dille konuşurlardı. Tatlı dil, yumuşak söz, bütün peygamberlerin müşterek hususiyetleridir. Bir mü'minin, din kardeşine en büyük hediyesi ve onu tatmin edecek bahşişi, güler yüz ve tatlı dildir. İşte o diyarın sakinleri bu hediye ve bahşişleri birbirlerine çok çok sunarlardı. Biliyorlardı ki, dünyada kimse kalmayacak, herkes ölüp diğer alemde buluşacaklar.
Yunus'un demiş olduğu gibi: "Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz..."
O DİYARIN SAKİNLERİ, bizler için bir aynadır, bir misaldir, ölçüdür, terazidir. Herkes kendisini onlara bakarak düzeltsin, tartsın. Hep beraber haklarında hiçbir ihtilaf olmayan bu altın zincirin takipçisi olalım. Çünkü onların hayatı sahih
bilgilerle, Kur' an ayetleri ile tespit edilmiş ve Allah onlardan razı olmuştur.
 
3月16日

Rabbim, Senden başka kimim var benim?

Rabbim, Senden başka kimim var benim?

88477pinkrosemottledbcksj2glbs7ks2ru2

HER YENİ başlangıç beni müthiş heyecanlandırır. Bu bazen elime aldığım yeni bir kitabın ilk sayfası olur. Bazen de bir ağacın dallarındaki tomurcukların uyanışı. Bazen bir bebeğin ilk adımlarını atışını seyretmek de olabilir.

Eğer şuurunuz açık ve duygularınız uyanık ise, hemen söyleyeyim hayatta karşılaşacağınız sürprizler hiç de az değildirler. O gün ne yapacağınız ne yakalayacağınız, biraz da sizin duruş ve bakışınıza bağlıdır.

Tecrübeli bir balıkçının dediği gibi:

“Yakalayacağınız balığın cinsini belirleyen, elinizdeki yemin kalitesidir.”

Hayat tıpkı bir ayna gibidir. İçinizde ne taşıyorsanız, dışınızda onu buluyorsunuz. Yaşamak, hayatı başıboş bir şekilde tüketip bitirmek demek değildir. Yaşamak, o hayatın iman ile hakkını vermektir. Hayatın hayatı iman iledir, inanç iledir. Hayatın kemâli ise, her daim devam iledir. Yüce Yaratıcı ile bağını koparan bir hayat, zindandan farksızdır, karanlıktır. Sürekli nur, bitmeyen ışık Ondandır. Hayatın sahibindendir, onu yaratandan gelir.

Yoksa birçok insanın yaptığı gibi hayat, yaşamak zorunda kaldığı ve asla kıymetini bilemediği bir şey olup çıkar elimizden. Elbette hayatın gayesi bu değildir. Aksi halde hayat en büyük bir nimet iken, en büyük bir azap olur. Gençliğinde ya da hayatının bir döneminde böyle yaşayan, sonra da bu yanlışı fark edip hidayete eren ve dosdoğru bir hayata yönelen nice insanlar var.

HAYAT bir defadır ve ancak dosdoğru yaşamaya yetecek kadardır, çok kısadır. Hayatın kıymetini belirleyen hayatın kendisi değil, hayatı bize kim verdiyse o olabilir. Allah (c.c.) nasıl bir hayat yaşamamızı istiyorsa, biz ancak ona uygun yaşamakla bu hayatın kıymetini anlayabiliriz. İdeal ve gerçek hayat budur. Gerisi boştur.

Böyle bir gün, hayata yeniden doğduğumuz, merhaba dediğimiz o gündür. İşte böyle günlerden bir gün, baharla beraber ruhumun da uyandığı bir sabah, parkta bir bebeğin ilk adım atışlarını seyrettim. Genç bir baba, iki elinden tuttuğu yavrucuğunu yürütmeye çalışıyordu. Bebek çok heyecanlıydı. Adımlarını dizden kırıp atıyor, dilini ısırıyordu. Bir yandan da böcük böcük gözlerle bakınıp hedefine ilerliyordu. Parkın bir köşesinde durup, baba ile çocuğun macerasını ve birbirlerini kucaklayıp sarılışlarını seyrettim.

15yn3nn513sf418533631019c4ef69c1ff51lq4

Çocuğun, babasının kucağına atıldığındaki sevincini bir görmeliydiniz. Benim bir kucağım, bir sığınağım var diyordu âdeta. Ne olduysa, birden o çocuk gibi ben de kendimi Rabbimin rahmet kucağına atmak istedim. İçimde bu arzuyu coşar buldum. Dilimde dua gibi bir söz peyda oldu:

“Ey Rabbim senden başka kimim var benim?

Rahmetinle sar, sarmala, tut kucakla beni

Rabbim, senden başka kimim var benim?”

O anda bu duanın bütün benliğime yayıldığını hissettim. Anladım ki, ben yalnız değilim. Dualarıma cevap veren bir Rabbim var. Ve O bana çok yakın. Ne kadar güçlü olduğumu, bana, en güçsüz olduğum bir anda hissettirdin Rabbim. Şükürler olsun, hamdüsenalar olsun. Rabbim, senden başka kimim var benim?..

HAYAT bazen çıkmazlara giriyor ve bir yerlerde düğümleniyor. Sonsuza yolcu olan bir ruhun arzularını, bu sonlu ve fani dünya karşılayamıyor. İnsana ne verirsiniz verin, o gözünü ötelere, cennete dikmiş. Burada yapılması gereken tek şey var. Geç kalmadan Ona yönelmek, Ondan istemek. Hem de çok istemek… Çekinmeden isteyin. İsteyin, isteten verecektir mutlaka. Allah (c.c.) vermek istemeseydi, size bu istemek duygusunu vermezdi. Çekinmeden isteyin. Ne olur istemeye devam edin.

Bunu yalvara yakara söylememin bir sebebi var. İzninizle onu da anlatayım. Allah ve Dua kitabımızı imzalarken, sohbet ettiğim, konuştuğum bir çok okuyucumuzun itirafları oldu. “Biz bu kitap sayesinde dua etmeyi öğrendik, duayı böyle bilmiyorduk…”

Âcizane bizim de kendilerine bazı tavsiyelerimiz oldu. Önce kendimize mahsus bir dille ve samimi bir kalple Rabbimizle, yaratıcımızla konuşmanın çarelerini bulmalı, yollarını araştırmalıyız. En küçük hacetimizi dahi Ondan istemekten çekinmemeliyiz. Bu çok güçlü bir iman ve inancın da gereğidir. Aslında dua bir ibadettir, ibadetlerin karşılığı ise ahirettedir. Kulun, derdini ihtiyacını Rabbine iletmesinin, açmasının bir aracıdır dua. Birbirimizle bu kadar konuştuğumuz halde, Rabbimizle hiç konuşmamak olacak şey mi? Ruh bu uzaklığa, Onun rahmetinden ayrı kalmaya ne kadar dayanabilir ki? Sığının Ona yönelin, kalbiniz huzur ve sükûn bulsun. Yaşadığınıza şükredin, hem de her nefes için.

HALİ vakti yerinde bir arkadaşımın hanımı, şu sıralar doğum öncesi bir rahatsızlığa yakalanmış. O kadar ki, nefes alamamış, hastane seferber olmuş hemen. Elden gelen ve yapılacak pek bir şey de olmayınca beklemişler, dua etmişler. Sonunda düzelmiş hastamız. Arkadaşımız eşine, “Bak” demiş, “bir tek nefes alıp vermenin ne kadar önemli olduğunu anlamız için Rabbimiz bize bunları yaşattı. Havadan, sudan yaşıyoruz diye belki de küçümsediğimiz bir nimetin kıymetini bize bildirdi” demiş.

Bir nefes almanın kıymetini, ne demek olduğunu onu kaybetmeden anlamıyoruz. Her şey zıttıyla bilinir: gece gündüzle, sıhhat hastalıkla, açlık toklukla. Zıtlar devreye girmeden eldeki nimetlerin kadri kıymeti maalesef bilinmiyor. Rabbim, kıymetini elindeyken bilenlerden eylesin.

Küçük bir çocuk ağlıyormuş, “Niye ağlıyorsun?” diye sormuş, yanına yaklaşan yaşlı bir bey. “Amca” demiş. “Bir liramı kaybettim.” Ağlama” demiş, yaşlı adam, tutmuş çocuğa bir lira vermiş. Çocuk bir lirayı almış ama, bu defa sesi daha fazla çıkmaya başlamış. Yaşlı adam, “Peki evlâdım şimdi niye ağlıyorsun?” diye sorunca, çocuk, “Amcacığım o bir lirayı kaybetmeseydim, şimdi iki liram olacaktı” demiş.

Biz de bazen o çocuktan farksız oluyoruz. Hayatı güzel yaşamaya başlayınca bu defa geçmiş günler için üzülüyoruz. Keşke o günleri de heba etmeseydik, adam gibi yaşasaydık, elimizde bir değil, iki güzel ömür olsaydı istiyoruz ama onu da tövbeyle değiştirmek mümkün. Tövbe eden bir insan Rabbinin af ümidini içinde daima taşımalı ve yaşamalı. Aksi halde şeytan “Nasıl olsa senin günahların affedilmemiştir” diyerek o insanı aldatıp, eski günahlarının batağına çekebilir. Rabbimiz hepimizi muhafaza eylesin.

Şu kıssadan hepimize bir hisse var sanırım.

Feridüddin Attar’ın ünü cihana yayılan eseri, Mantıkut-Tayr (Kuş Dili)nde, tekkeye gelen bir sarhoşun hikâyesi vardır. Sarhoş ağlayıp sızlayıp ortalığı karıştırmış, sonunda yığılıp kalmıştır yere. Tekkenin şeyhi yanına gelmiş ve “Neden ağlıyorsun? Elini bana ver, kalk!” demiştir ona. Sarhoşun cevabı müthiştir:

“Ey Şeyh! Allah sana yardım etsin; elden tutmak senin harcın değil! Sen başını alıp git! Baş aşağı yıkılmak benim payıma düştü! Eğer herkes düşkünlerin elini tutabilseydi, karınca yiğitlik meclisinin baş köşesine kurulurdu. El tutmak senin işin değil, yürü! Ben sayıya geleceklerden değilim, çekil! Ey kendisinden başka bir var olmayan, ey herkesin feryadına ancak kendisi yetişen, benim imdadıma sen yetiş! Düştüm, benim elimi sen tut!”

İNSAN, beynine hangi alanda zevk almayı öğretirse beyni de ona göre çalışıyormuş. İnsan beynine yüksek ideallerden zevk almayı öğretirse, aklına, iradesine ve duygularına hâkim olmayı biliyor. Rabbim senden başka kimim var benim? Hedefinden, idealinden, yolundan, izinden ayırma, saptırma beni.

Kim senden daha fazla verebilir; kim senden daha fazla sevebilir; kim senden daha fazla gözetebilir ki bizi? Kim, kim, kim ey Rabbim?

Kim senden başka çağırmadan gelebilir; kim senden başka istemeden verebilir; kim senden başka sesimizi duyabilir?.. Kim, kim, kim ey Rabbim?

Kim senden daha fazla bilebilir; kim senden daha fazla affedebilir; kim senden daha fazla kördüğüm olmuş şeyleri çözebilir; kim senden daha fazla bizi önemseyebilir ki?..

Rabbim, senden başka kimim var benim? Kimsem yok benim senden başka ey Rabbim!..

Selim Gündüzalp

3月15日

Gecenin simsiyah sessizliğinde yine seni anıyorum ey sevgili.

Gecenin simsiyah sessizliğinde yine seni anıyorum ey sevgili. Yine seni anıyorum büyük bir hasretle, büyük bir sevgiyle…

 

Kayaları döven hırçın dalgalar gibi, deli deli esen çöl rüzgarları gibi, damla damla yağan yaz yağmurları gibi yine seni anıyorum ey sevgili, yine seni…

 

Acı poyrazlar bitmiş yerine koyu bir sükûnet dumanı çökmüştü.çaresizlik son demlerini yaşıyordu. Gül diyarının biricik gülü, sen ey resul yakıcı çöl sıcaklığında serin bir meltem gibi okşuyordun gönülleri. Sevginin doruklarına doğru bir tırmanış başlamıştı şimdi. Ruhsuz, kupkuru çöllerden gönül bahçelerine!

 

Sensizliğin soğukluğu titretirken vücudumu efendim, seni düşledim hicranla, umudun demir atmış limanlarında. Seni birilerine anlatmak, gönül ikliminden kopup gelen duyguları paylaşmak istedim. Belki kalbimdeki ateşi birazcık dindirebilir hissiyle. Yaradan aşkıyla dolu yüreğini biraz da olsun hissedip gözyaşı dökme umuduyla… umutlarımın boşa çıkmayacağı dileğiyle kalemimi sana açıyorum ey sevgili. Hoş geldin sayfama, hoş geldin kalemime, hoş geldin hasret dolu yüreğime diyorum.

 

Sonbahar mevsimine döndüm ey sevgili. Her geçen gün bir şeyler eksiliyor bedenimden. Kurumuş yapraklar gibiyim. Bir o yana, bir bu yana sallanıyorum. Sensizlik beni bilinmezliklere sürüklüyor, sensizlik beni uçurumlara yuvarlıyor. Ucu bucağı görünmeyen nihayetsiz uçurumlara.

 

Dipsiz bir azabın kuyusundayım ey sevgili. Sensizlik yüreğimi hançerliyor, tıpkı görünmez bir kamçı gibi şaklıyor ruhumun en derinine. Seni düşünmeden bir anım bile geçmiyor, seni düşünmeden bir günüm bile geçmiyor…bu çaresizlik omuzlarıma ağır bir hüzün gibi çöküyor. Gönül ağacımın dalları hasretine tahammül gösterip eğildi; ama henüz kırılmadı. Bu hazin tablo ne kadar sürer bilmiyorum. Ey sevgili, tek bildiğim sana kavuşmadan bu hasretin bitmeyeceği.

 

Kalbime damlayan hüzün damlalarında seni duyuyorum ey resul. Sana olan hasret kalmışlığımı gözyaşlarına vuruyorum. "kalp hüzünlenir,göz yaşarır" demiştin ya işte bu yüzden. Belki senin sahabelerin gibi ağlayamıyorum. Ömerin gibi, fatıman gibi olamıyorum; ama yine de senin aşkınla ağlıyorum, yüreğimi yakıp kavuruyorum. Aklıma senin için ağlayan hurma kütüğü geldi. Hani her zaman hutbeni okurken ona dayanırdın. Bir zaman sonra ashabın minberini yapınca ona dayanmaktan vazgeçmiştin. Bunun üzerine senin yokluğuna dayanamayan kütüğün, iniltilerini duymuştun da onu teselli etmiştin. Şimdi, ey sevgililer sevgilisi bizim iniltilerimizi kim duysun, kim duysun da bizi teselli etsin?

 

Gönül deryamın en derinindeki inci, susuz topraklara su getiren sevgili, gönül bahçemde açan güller boyunlarını büktüler. Seni soruyorlar, seni arıyorlar. Güllerin efendisini arıyorlar. Gökyüzünde hüzünlenen bulutlar sana ağlıyorlar. Gözyaşlarını döküyorlar denize, seni arıyorlar sevgililer sevgilisini arıyorlar…

 

Sis dağının perdelerini aralayarak mübarek hayatından kesitler geliyor gözlerimin önüne. Uhud'daki kahramanların geliyor. Senin öldüğünü zannedip hüzne kapılan ashabına, "niye burada oturuyorsunuz, o öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız?"diyen sahaben canlanıyor gözlerimde. Öyle bir atılmıştı ki savaşa bu cesur yiğit, savaş sonunda kız kardeşi onu sadece tırnaklarından tanıyabilmişti şimdi ey resul, sana verilen onca can varken biz sensiz yaşayıp da ne yapalım?

 

zifiri bir karanlık çöküyor gönül alemimde. Umutsuzluğun derin uçurumlarında yuvarlanıyor gibiyim. Düşündükçe senin bize anlatmak istediklerini anlamayışımızın hüznü vuruyor ıstıraplı çehreme. Umutsuzluğun  dipsiz kuyusunda acılara doğru yol almaktayım artık. Sessiz çığlıklar yankılanıyor bu dipsizlikte. Tam umutlarım tükendi derken  bir ışık huzmesi yayılıyor karanlığın bağrına. Önce yaradan'ın rahmeti, sonra ey sevgili senin dilinden "kişi sevdiğiyle beraberdir" hadisi. Tekrar tüm umutları yüklenip yol alıyorum hayata. Umut ve umutsuzluk arasında sevgimi yaşamaya çalışıyorum. Umut, güz yaprakları gibi birer birer dökülürken her sonbaharda yere, ben yine de her baharda yeşereceğini biliyorum. Çünkü bahar sensin, umutsuzluğumu saran umut sensin!

 
Ey kainatın gülü seni sevince her mevsim bahar, her yağmur rahmet, her gece gündüz oluyor bana. Seni sevince hayat gül bahçesine dönüyor, dikensiz gül bahçesine… yüreğimde köpük köpük kabaran sevgi tomurcukları oluşuyor. Bu tomurcuklara yüreğimi teslim ediyorum. Bu tomurcuklara kendimi teslim ediyorum…

 

Sevgi dedim de, hz ebubekir düştü aklıma. Dost ebubekir, sıddık ebubekir… mağaradaki haliniz canlanıyor gözümde. Hani  mübarek başını koymuştun ya dostun dizine, o da sen rahatsız olmayasın diye kıpırdamaktan bile çekiniyordu. Ebubekir kalbiyle ve duygularıyla ölçemediği bir ruh halindeydi. Bu an bir ömre bedeldi sanki. Ama birden iliklerine kadar işleyen bir sancı duydu o güzel dost. Bir yılan sokmuştu ayağını. Ama bu sancı engellemedi o anki saadeti. Kıpırdamıyordu, Resulullah rahatsız olmasın diye. Ancak acıya daha fazla dayanamayarak iki damla yaş düşmüştü dostun gözlerinden, mübarek yüzüne. Sadece iki damla… ne güzel sevgi, ne güzel sabır. Sevgili'ye duyulan ne büyük bir muhabbet!

 

Ey sevgili, hasret kabuğum çatlamak üzere. Damarlarımdaki kan, vuslat için hücuma geçti. Yüreğimdeki sönmek bilmeyen ateş kıvılcımlar saçmaya başladı. Sensizliğin ufkunda kayboluyorum. Nereden estiği bilinmeyen bir fırtınaya yelken açtım gidiyorum. Öyle bir gidiş ki, geri dönmek imkansız…

 

Ey sultanım, alınlarda pırıl pırıl yanan, ahlakı kur'an olan sultanım. Biz senin gibi sahip çıkamadık çaresizlere, düşkünlere. Senin gibi sevgi gösteremedik onlara. Düşkünlerin kanadı, çaresizlerin ilacı olan sultanım, çöl sıcaklığında bile üşür, üşütür olduk insanları! Oysa biraz sevgi, biraz şefkat, biraz hoşgörü yeterdi.

 

Gönül dünyama rahmet meltemi estiren elçi, penceremi açan rüzgardan aldım kokunu. O rüzgarda bir kez daha hissettim senin yokluğunu. Bir kez daha sensizliğin soğuk şerbetinden doyasıya içtim. Durmadan kanayan yaramın aslında sensizlik olduğunu bir kez daha hissettim.ey sevgililer sevgilisi gönül kapılarını aralayarak hasret perdesini açıyorum. Hasretin kara saplı bir bıçak gibi sivrilip saplanıyor bağrıma. Çok acı veriyor bana, çok…

 

Gönüllere sükûnet veren,kalplere sevgisini serpen, "ümmetim, ümmetim!" diyen gönül rehberim, hasretin alevlendi. Yanık yüreğim hasret yumağına döndü. Sen gittin ya ey resul, cürüm tohumları boy saldı bedenlerde. Şehirler, hicretteki mekke sessizliğine büründü. Sevgin beni bir hâl etti.ey sevgili bu nasıl sevgi; sesini duymadan, yüzünü görmeden,gözlerine bakmadan ey sevgili bu ne dehşetli sevgi? Hasretin vurdu tüm gönülleri. Hani baharı sessizce bekler ya tohum, işte öyle bekliyoruz seni ey sevgili. Sevgiyle, hasretle ve umutla…

3月13日

Bu gece ay görmelisin(( O VAR)

Bütün Sevdiklerin Elden GittiyseO var...

Kalacak Kim Var ki Dost TomarındanO var...

Sana Daha Yakın Şah DamarındanO var...

Arama İlaç Yok EczanedeO var...

Yıkılmaz DayanakKırılmaz DestekO var..
 
Tekten de TekBir TekTek Başına TekO var
 

Kaybettiklerimi buldum derken bulduklarımı kaybettiğimi anladığımda… Vuslatın aslının hasret olduğunun farkına vardığımda ve yandığımı sanarken yavaş yavaş söndüğümü anladığımda… Yitirdiğim benliğimi yitirdiğim yerde yeniden bulduğumda… Düşerken upuzun yollara ruhum karanlıklar ortasında…  Aşkın pazarında can satıp can alamadığımda anladım Yusuf Kuyuda… Yitmiş Yusuf’um kör bir kuyuda… Yakmış kuyuyu ruhunun nurunda…

Kaybettiğimde seni kuytularımda… İnme kuyulara Yusuf’um yiterim ardında…  Kenan’a eremez yüreğim… Yüreğim       canın(m)ın kuytularında… Uykumu bölen suretinin koynunda, yitir beni nurunda… Kuyunun nurunda kaybet canımı, erit ruhumu ruhunda…

Kuyuda can sırrı var Yusuf’um… Benimse can vermeye hevesim… Ruhumda izin var… Aşk pazarında cismim… Yitir beni sende gizli sesim… Sende yitmeye, uçup gitmeye, beyaz kanadına al çalmaya hevesli bir kuş misali canım…  Canımı, Canın(m)a düşür… Kanadıma al, canına canımı çal Yusuf’um…

Bırak kuyuya ben ineyim… Kenan’da ben yiteyim ve ben bileyim yitmenin acısını… Yitir beni, canımı canına lâyık kıl Yusuf’um… Yitir ki Canım canın(m)a lâyık olsun… Ve bu pazarda benimde bir alıcım olsun…

Akıl gönlün sırrını bilir mi hiç Yusuf’um al bana o da gerekmez… Divane olmadıkça o Can’a erilmez… Yitir aklımı da… Yitir Aşk’dan gayrı ne varsa ruhumda…

Can sırrı kuyularda gizli Yusuf’um… Kuyuda yitmeden can olunmaz, can alınıp can satılmaz Yusuf’um… Yitmeye lâyık kıl ruhumu… Yitir ki Can olayım yitir ki can bulayım… Yitir ki ermeye canın(m)a lâyık olayım…

Ve aldırma… Diyorlar ya “Âşıklar ölmez Yusuf’um…

Âşıklar ölmez…

 

 

 

1.

Rivayet odur ki: bir gece bir kisi çaldı kapisini ve ona “bu gece ay görmelisin yoksa isimaz yüregin” dedi ve gitti iste hersey o gece basladi, o gece diger gecelerden farksiz bir gece “bu gece ay görmeliyim yoksa isimaz Yüregim” dedi ve düstü cöle /züleyha! Ay cöle düserse  cöl nere düser/ “bu askin ay haliydi bunu bildi”

2.

Ve o gece cölde nice bin yil yol aldi en sonunda bir kuyuya eristi susadi su almaya uzandi ve iste o an ansizin önündeki kuyuya gökten bir ay düstü birden ısıdı yüregi sanki ay kuyuya degil yüregine düsmüstü hayal miydi düs müydü gercekten görmüsmüydü anlayamadi anlayan da bulunamazdi cünkü o an cölde yapayanlizdi ama bir seyi anlamisti bu askin ay haliydi bunu bildi /iste bu askin ay halinin hikayesi ve simdi karar senin hikaye böyle mi baslasin/ “baslayacaksa bu hikaye gözlerinle baslasin”

3.

Baslayacaksa bu hikaye gözlerinle baslasin. Gözlerin hem kaderin hem kederin gözlerin yakup kadar hüzün yusuf´un atildigi cöldeki kuyu kadar derin gözlerin beni benden eden en mahrem yerin gözlerin YUSUF´a can YUSUF´a vatan YUSUF´a zindan gözlerin misir´a sultan simdi ben gözlerinde sürgünüm her gece zindanda düsümde gözlerini görüyorum sonra uyanip gözlerini aciyan yaralarima sürüyorum /züleyha! Gözlerin bana ne çok dolunay/ “YusuF cöldeki kuyudan daha derin gözlerine düsecektir züleyha´nin”

4.

Yazgi kesin: “YusuF cöldeki kuyudan daha derin gözlerine düsecektir züleyhanin” ve sicak ve kursuni bir cöl aksaminda YusuF´un gözleri züleyha´nin gözlerine degdi ve YusuF boynunu büküp yazgisina boyun egdi ve birakti kendini züleyha´nin nemli gözlerine böylece yazgi yerine geldi YusuF züleyha´nin gözlerine düstü iste o an kurtarmak züleyha´ya düstü YusuF´u çöldeki kuyudan daha derin gözlerinden cünkü kervan gecmezdi züleyha´nin gözlerinin civarindan yükleri arasinda bir YusuF tasimayan /züleyha! YusuF´a saraydir nemli gözlerin/ “YusuF dokununca yandi saclarina züleyha´nin”

5.

Züleyha saclarini düsürdü gözlerinin üstüne YusuF tutunup ciksin diye. YusuF dokundu saclarina züleyha´nin YusuF dokununca yandi saclarina züleyha´nin iste o an bir rüzgar esti çölün derinliklerinden züleyha`nin saclariyla birlikte YusuF´u da savurdu züleyha´nin saclari YusuF´u yakti kavurdu /züleyha! YusuF saclarini okşasa saclarin yildizlanir mi de bana yusuF züleyha´yi saclarindan tanir mi/ “YusuF´un ay kadar aydinlik sözleri ışıttı geceyi”

6.

YusuF aşkın yaktiği bir yüz hüznünü gizleyemedigi bir göz ve her kelimesi züleyha´nin icine isleyen bir söz ile basladi konusmaya o an gök sustu, yer sustu, rüzgar sustu, nil sustu, gece sustu ve sustu züleyha birtek YusuF konustu.. ne gök duydu YusuF´u, ne yer duydu, ne rüzgar duydu, ne nil duydu, yanlizca geceyle züleyha duydu ve gece isidi birden tıpkı çölde YusuF´un ay düşen yüreği gibi bir anda YusuF´un ay kadar aydinlik sözleri ışıttı geceyi  züleyha YusuF´un sözleri işitmaz mi geceyi/ “ben YusuF ben ki mah-ı kenan´im ezelden seninle birlikte yazildi adim”

Ey çölde aradigim ay, ey bana bagislanan saray, ey ugrunda zindanlar yattigim ve aski kendisiyle tatttigim leyla, ey yırtık gömlegimdeki koku, ey sicak yaz aksamlarinda ay nil´de cogalirken dinledigim ölümsüz sarki, ey beni benden eden misir´a sultan eden züleyha gözlerine düsüp saclarina tutundugum, ey ulasmak icin cöller asip gkte ararken yerde buldugum dinle beni! Ben YusuF benki mah-ı kenan´im ezelden seninle birlikte yazildi adim /züleyha YusuF konusursa züleyha konusmazmi/

7.


Züleyha konusmak icin yutkundu ve sustu “...” konusursa YusuF´un gömleginin yeniden yirtilmasindan korktu ravi üc nokta koydu  burda züleyha`nin sususuna üc nokta... çöl kadar sicak, ay kadar parlak, nil kadar uzak üc nokta... bu hikaye bitsin diye... /züleyha! Üc nokta yetmez mi anlatmaya YusuF´a olan askını/
 

.

 

((SEVGİLİ))Fincanın ummana sevdası

Fincanın ummana sevdası
Sevgili,

Korkuyorum

Seni bulamamaktan,bulduğumu sanmaktan,bulup da

Kaçırmaktan,bulduktan sonra hakkıyla yaşamamaktan korkuyorum

Bulmayı arzulamak ne kadar karşı konulmaz,bulmak ne kadar uzak

Bulma yı umut etmekse;hayat kaynağım,dayanağım,varlığım

Sana kavuşmak ne kadar var olmaksa benim için,seni kaybetme

korkusu o kadar yok olmak

Ne varlığımdan eminim ne de yok olduğumdan.Bu masalın sonu nerede

nasıl

biter murada erer miyim bilmiyorum

Sevgili içimde gamlı bir sonbahar ezgisi

Hasretim dağlarca omzumda

Hasretim,ağzımdan alevler saçan ejderha

Ah,bu ince sızı!

Ah , bu sebepsiz hüzün

Ah,tüm ayrılıkların acısını yüreğime taşıyan ,

adını bir türlü koyamadığım kara sevda

Ağlamak,kelimelerin ardına sığınmak,çözüm değil.

Sevgili,

Demişsin ki :

Ne yere ne de göğe sığmadım,mümin kulumun kalbine sığdım

Kalbime baktım minicik bir fincan,

senin aşkın sonu olmayan engin bir deniz,uçsuz bucaksız umman.

Fincan denize müştak ummana sevdalı

Aşkın,yaralı kalbime şifa

Aşkın çok ağır..

Kalbim şu haliyle bu yükü kaldıracak kalp değil

Bana senin yükünü,hakkıyla taşıyacak kalp ihsan eyle


Amin
 
3月11日

((Sen varsan Yâr, Herkes bana Yâr...))

 

Aradığım sendin güle dönerken şafaklar, küllenirken akşamlar…
Gül kızıllığında müjdeler aradım ebrulî bulutlardan hüzme hüzme süzülürken ışıklar.

Çöl benim içimde, acı benim içimde. Mecnun’un, geceler ve gündüzler boyu Leylî iniltilerini bir ney gibi dinleyen kum taneleri ayaklarımın altında ateş ateş çoğalırken, geceyi özlüyorum.
Gecelerde dolunaylar gibi doğasın diye ufkumda yâr!

Çölün sessizliğine düşerken yıldızlar, yüreğimin kuytularına serinlikler insin cennet cennet ne olur!
Bir aslan avcısının çölün hür ufuklarında geceyi yorumlayıp da,
“Ebedi ve ezeli Sevgilinin dört duvar arasına sıkıştırılamayacağını anladım.” deyişi gibi ben de gönül semalarımda yıldız yıldız beliren mühürlerine bakıp seni yaşamak istiyorum içimde ey sevgili!

Benim için her gül yaprağında sen, her yağmurda sen, her rüzgârda sen…

Varlığım seninle…
Zamana senin adınla mühür vuruyorum.
O mühürler ki, zamanın sonsuza uzandığı yerde ancak yine senin adınla açılır,
yine senin adınla okunur.
Gönlümün gaflet çölünde perişan düştüğü demlerde hasretimi affıma ferman say da ne olur ötelerin tütsüsüyle yeni mühürler vur yüreğime.
Zaman ırmağının donduğu ötelerde de açılacak sonsuza uzanan yeni mühürler.
Yüreğim seninle mühürlensin.

Adım, adınla bilinsin yâr!
Adımlarım ne yana dönse sana olsun.
Ki, sen her yanımdasın.
Biliyorum şah damarımda akan kan, daha yakın değil bana senden.

Yakınlığın gül tadında yanmaksa eğer uğruna,
ne olur beni de yak yaprak yaprak aşkınla.
Bin kerre bozduğum tövbelerden sonra yeni baştan yazılsın gecenin en mahrem saatlerinde aşk kitabım.

Kitaplar kitabından nasibime ilkin nasıl adın düşmüşse, yine öyle adınla başlasın satırlar.
Nice gönlü bin parçaya bölen Züleyha bakışlı güzellerin aşk sayfaları rafa kaldırılsın Yusuf kanatlarıyla.
Titreyen dudaklarımdaki son mühür, son isim, son çağrı son tat adın olsun…

Bunu affıma ferman bilirim.
Sen varsan yâr, her şey bana yâr!

Vücut zindanında sana müştak gönlüm nice baharlar yaşar adınla
yağmur yağmur, demet demet.

Mısır’a sultan olmak değil mi ki ışığa hasret köhne zindanlardan geçiyor,
beni de nefsin zindanında esarete mahkûm bir Yusuf say da,
arındır ve sonra da kavuştur özgürlüğüme yâr!

Bilirsin, özgürlüğüm, sana tutsaklığımdır.

Arzuların kör kuyusuna benim de atılmışlığım vardır.
Ne olur beni de Yusuf’lardan say, yolla ümit kervanlarını, sal rahmet kovanı.
Ufkum senin rahmetinle şenlensin. Göz sahillerimde dalgalar senin adınla coşsun.

Tesellim; hasretimdir, gözyaşımdır, umudumdur…

Bulut bulut dolan yüreğimden sana akıtıyorum gözyaşlarımı yâr!
Önce adın, sonra adımlarım…
Ben bir gelirken sen iki gelensin.
Benim için bana benden daha çok yönelensin.
Çağları aşan çağrılarınla günü beş parçaya bölerken,
Neolur her parça benim için bir altın dilim olsun secde secde sana yönelişlerimle.

((Zannediyor musunuz ki ...))

 
Zannediyor musunuz ki Yakup için Yusuf sadece bir evlattı...
Zannediyor musunuz ki Mecnun için Leyla sadece bir sevgili idi...
Zannediyor musunuz ki Bülbül için Gül sadece bir çiçekti...
Eğer sadece Yakup için evlat..
Mecnun için sevgili.. Bülbül için çiçek olsaydı anlam
Ne Yusuf için gözler kör edilirdi... ve gelene kadar dünyaya küsülürdü..
Ne Leyla için çöllere düşülür ölümü ile ölünürdü..
Ne de Gül için onca dikenine rağmen gözyaşı dökülür ve hala üzerine konulup kokusu koklanırdı...
Bunu anlamak için Yakup olmak lazım..
Sadece Yakup olmak değil Yusuf gibi evlat sahibi olmak lazım...
Bu da yetmez..
En önemlisi yakup gibi sevmek lazım.. Ve Yusuf'un yokluğunda gözleri dünyaya körleştirecek sevgi lazım...
Bunu anlamak için Mecnun olmak lazım..
Sadece Mecnun olmak değil Leyla gibi bir sevgili lazım.. Ve Mecnun gibi sevmek lazım..
Leyla'sı Mevla'ya ulaştığında onunla Mevla'ya gitmeye hazır olmak lazım..
Bu sevgiyi yüreğine canına işlemek lazım ki sevgi ve sevgili gittiğinde canı da onunla gitsin ki sevgili olmadığında o da olmasın..
Bunu anlamak için Bülbül olmak lazım..
Sadece bülbül olmak değil Gül gibi bir çiçek lazım.. Ve Gül'e bülbül gibi özlem duymak lazım..
Koklamaya geldiğinde batan dikenlere katlanmak ve akan kanı görmemek lazım...
Yusuf gelmeden kim açabilirdi Yakub'un gözlerini..
Leyla ölünce kim yaşatabilirdi Mecnun'u..
Gül'ü koklarken akan kanın kan olmadığını kim anlatabilirdi Bülbül'e.
    Tek bir olan biri
Yakubunda.. Mecnununda.. Bülbülünde Rabbi olan ALlah
Yusufunda.. Leylanında.. Gülünde Rabbi olan Allah
İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor..
İşte her şey tek bir şeyde son buluyor..
O hükmü kestiyse.. O hükmü yazdıysa
Artık ne göz açılabilir O izin vermeden
Artık ne can hayatta kalabilir O canı vermeden
Artık ne akan kan durabilir O durdurmadan
Sonu yok bu sevdanın O sonu kesmeden
Açıklaması yok bu sevdanın sevdayı gönle yerleştiren açıklamasını yapmadan
İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor..
İşte her şey tek bir şeyde son buluyor..
Çünkü bu cevabı bulunca tüm sorular en güzel cevaba ulaşıyor
Çünkü bu sonu bulunca en güzel başlangıç oluyor
Çünkü Or17;nu bulunca kayıplar en güzel kazanç oluyor..
İşte körleşmek.. aslında kayıp ama en güzel kazanç oldu Or17;nunla..
İşte ölüm yokluk gibi aslında ama en güzel varlık oldu Or17;nunla..
İşte kan.. en büyük acı aslında ama en güzel koku oldu Or17;nunla..
Yakup.. ne güzel oldu Yusuf ile.
Mecnun.. ne güzel oldu Leyla ile..
Bülbül.. ne güzel oldu Gül ile..
Aslında hepsi en güzel bir güzel ile güzel oldu MEVLA ile..
Onun için yaşamak.. Onun için sevmek.. Onun için olmak..
İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor..
İşte her şey tek bir şeyde son buluyor..
2月26日

(("Hayır her şey bitmedi!.." ))

"Hayır her şey bitmedi!.."



ÇİTLERİN KENARINA dizilmiş çiçekler gibi, dizilmişiz hayatın duvar kokan koridorlarına!..
Yine de biz, belki bu halimizle, evet şu halde, güzeliz efendim!..
Güzeliz, çünkü varız. Varız ve hiçbir şey bitmedi henüz.
Düş Vakitleri'nde Tarık Tufan diyordu ki:
”Ve son söz hâlâ söylenmedi.
Herşey bitmedi.
Hayır, Rabbin seni unutmadı...

Bu, kâinatın tek eskimeyen kitabından, Rabbimizden bir hitaptı. Duha’ydı. Bizlereydi...

Bir film yapımcısı olun ve gördüğünüz şeylerden kendinizce bir gösteri hazırlayın.
Çünkü, hayattan kareler gözlerimizin önüne düştükçe, ve her bakışta daha fazla kare yakalamaya çabaladıkça, işte o zaman anlaşılır gibi oluyor: Hayat ne geniş!..
Şu son soluğa kadar, öyle geniş ki...
Bugünden kareler misal...
Bugünkü filmim işte.

Ayakları sakat fakat yüzü gayet mütebessim, mutlu bir genç kız tezgâhtarlık yapıyor.
Sağlıklı iki ayrı genç kız, sohbet halindeler. Mevzu yeni alınan çantanın, kolyenin ve bluzun ne kadar yakıştığı, nelerle uyuşacağı. Bir otobüs yolculuğu boyunca bu heyecan.
Sınavlara hazırlanan küçüklerin ellerinde yaprak testler, kalemler, silgiler.
Kirlenmiş üstü başıyla gördüğü herkese elini uzatıp “Para!” diyen çaresiz meczup.
İdealleri uğruna sokaklara dökülmüş, broşür dağıtan gençler.
Mescitte kucağında uyumuş çocuğuyla Kur'ân okuyan anne.
Tüm kitaplarını okuduğu yazara son kitabını imzalatmak üzere kitapçıya gelen gencin heyecanı.
Okunan birkaç satır üstüne bir düşünce: “Ölüm, güzel!” Tıpkı Ölüm Son Değildir kitabında bahsolunduğu gibi...
Bir başka kare.. Ufacık kızına camiyi göstererek, “Bak kızım, Allah diyor!” diyen genç anne, çocuğunu severek “Kurban olurum seni yaratana!” diye ekliyor.
Anlaşılıyor ki, çocuklar çok iyi birer hediye aynı zamanda.
O'ndan gelen hediyeler...
O'na kurban olmayı, hayatını O’na hediye etmeyi hatırlatıcı belki.

Kareler birikmeye devam ediyor...
Bir hediye paketinin insanların öfkelenmelerine neden olabilmesi.
Kolsuz ve bacaksız bir amcanın ağzıyla muhasebe kaydı yapması.
Ve dahası...
Yeni tanıştığım bir ağabeyin elime tutuşturduğu ‘sabah duası.’
Yerde neşeyle zıplayan serçe.
Ve saire...

Parçasıyız biz de kent yaşamının.
Şanslıyız belki, türlü insan manzaralarına tanık olabiliyoruz.
Farkettim ki yeniden, biz yaşıyoruz!
İçimin kıpır kıpırlığı bundan olsa gerek.
Farkettim ki, işte şu duvar kokulu koridorlar, işte uçsuz bucaksız ovalar, işte okyanus, işte buzullar ve yanardağlar...
‘Bir işte...’
Çünkü
Nerede isek, hayatımızın sayacı orada geriye doğru çalışıyor.
Öyleyse,
Buradayım ve burayı seviyorum.
Yaşıyorum ve yaşamayı seviyorum!..
Çünkü biri dedi ki:
“Hayır, herşey bitmedi!..”
2月25日

EN SON KİMİ NE ZAMAN ÖZLEDINİZ ?

EN SON KİMİ NE ZAMAN ÖZLEDINİZ ?

Bazı duyguları hiç özler misiniz!

Özlerseniz belki o kaçırdığınız duygulara yeniden kavuşabilirsiniz diye düşünüyorum.

Önce bizzat özlemek fiili ile başlayalım. En son kimi ne zaman özlediniz?

Bir yerde rastladığımız eski bir arkadaşa sarf ettiğiniz sözleri kast etmiyorum.

-Nerelerdesin, özlemiştim seni!

-Aynen ben de öyle, seni merak ediyordum, bir süredir ortalıkta yoksun.

-Görüşelim.

-Muhakkak görüşelim, arayı bu kadar uzatmayalım! Öptüm.

-Mutlaka ara beni, yoksa küserim!

*

Katiyen yukarıdaki yaklaşım benim kastım değil. Bu sözler tekrar tekrar yaşadığımız karşılıklı sahtekârlığın dışa vurumu.

Sahtekârlığı iki taraf da yaptığı için kimsenin kimseyi yüzlemesi mümkün değil. Hatta sizi izleyenler de sık sık benzer sahtekârlıklara başvurdukları için çevredekilerin sizlere:

-Bre sahtekârlar! Birbirinizi özleseydiniz çoktan birbirinizi arardınız, demesi mümkün değil.

*

Sorum basit.

Etrafta hiç kimse yokken, kendi kendinize özlediğiniz kişiyi hatırladığınız, özlemin içinize oturduğu, burnunuzun sızladığı, gözlerinize iki damla yaşın biriktiği durum en son ne zaman oldu?

Ne zaman?

En son ne zaman bir insanı, hatta bir hayvanı veya bitkiyi gerçekten özlediniz?

En son ne zaman hasret içinizi kavurdu?

Gözlerinize yaşlar doldurdu?

Burnunuzu fena halde sızlattı?

Ne zaman?

Ben giderek özleme yeteneğimizi kaybettiğimizi düşünüyorum.

Sanki dünyada özlemeye değer hiçbir insan yok.

Sanki birini özlemek 21. yüzyıla yakışmıyor.

Sanki bu dünyada özlem tedavülden kalktı.

*

Ancak, özlediğim bir insan olmayınca sanki kimse de beni özlemiyor gibi bir duyguya kapılıyorum. Özlemeden ve özlenmeden yaşamaya başlayınca da sanki hayatın anlamı tamamen yitiyor. Ulaşılacak kimsesi olmayan bir insan boşluğa çakılmış gibi durmaz mı?

*

Saatlerdir beklediğiniz tren nihayet perona giriyor, üfleye püfleye duruyor, son dumanını havaya saldıktan sonra sesi tamamen kesiliyor. Ellerinde valizler, insanlar yavaş yavaş trenden inmeye başlıyorlar.

O yok!

Aman Allah’ım o yok!

Giderek trenden inen insanlar seyreliyor.

Peronda tam tek tük insan kaldığı sırada, trenin merdivenlerinde gözüküyor.

O zaman hatırlıyorsunuz. Hep böyle arkaya kalır.

İster istemez bir tebessüm dudaklarınıza yerleşiyor.

Göz göze geliyorsunuz.

İşte o, her şeye bedel gülümseme yine karşınızda.

Size kavuşup sarılana kadar geçen ‘an’ın tadına hayatta başka ne zaman varacaksınız?

Hatta bir daha böyle bir ‘an’ yaşayabilecek misiniz?

Yüreğiniz sanki ağzınızdan çıkacak, sarıldığında kokusu ciğerinize dolacak, farkına varmadığınız iki damla yaş gözlerinizden onun yanaklarına akacak.

‘‘O an için ömür bile verilir!’’

Özlemeyi, özlenmeyi çok özlüyorum!

 
公開フォルダー

動画

http://www.youtube.com/watch?v=RWRWx3KH7x8

フィード

このモジュールでは RSS フィードが指定されていません。

カスタム HTML

Esma-ul Husna
 
sitene ekle

カスタム HTML

 

 

   
 
 
 
 
   
 
 
 
 
  

Ne senin adın Yusuf,ne de ben Züleyha`yım..
Sanma ki ellerimden yırtılacak gömleğin.
Lakin bir gün Züleyha olup gelirsem sana,
Yusuf gibi karşıla,asil,iffetli serin...
 

 

Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
しばらくお待ちください。
入力されたコメントは長すぎます。短くしてください。
何も入力されていません。もう一度やり直してください。
現在、コメントを追加できません。後でもう一度やり直してください。
コメントと書くには、保護者 (ほごしゃ) の方の許可 (きょか) をもらってください。許可をリクエストする
保護者 (ほごしゃ) の方が、あなたがコメントを書けないようにしています。
現在、コメントを削除できません。後でもう一度やり直してください。
1 日に投稿できるコメントの最大数を超えました。24 時間経過してから、もう一度やり直してください。
あなたが他のユーザーに対して迷惑行為を行っている可能性があると確認されたため、お使いのアカウントによるコメントの投稿を無効にしています。誤って無効にされたと思われる場合は、Windows Live のサポートにお問い合わせください。
コメントを投稿する前に、以下のセキュリティ チェックを完了してください。
セキュリティ チェックに入力する文字は、画像に表示されている文字または音声で流れた文字と一致していなければいけません。
  
11 月 15 日
aynurさんの投稿:










__________________


......h@y@t bir uykudur,
ölünc€ uyanır insan;
s€n €rken davran,
ölm€d€n önc€ uyan ......
Huzur yüzlere yansısın bugün. Her atom kardeşliği haykırsın, karanlık yüzlere.Ve yüzler Allah’a (c.c.) dönük olsun sadece.
Bugün bayram olsun.
Hüzünler dönüşsün sevince. Rabbim yaralarımızı sarsın Rauf adıyla!
Kalbimizdeki marazları gidersin Şafi namıyla!Cumanız mübarek olsun!
Olsun ki, yürekler atsın Allah Allah diye.
Olsun ki, aşk-ı Muhammed gönüllere azık olsun.
Olsun ki, paramparça bu ümmet;
kardeşlik bilinciyle kaynatılmış, tevhid temeli üzerine kurulmuş,
çatısı Kuran, ziyneti sünnet olan bir kaleye dönüşsün!
Cumanız Mübarek Olsun.


CUMA
Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu,sizin için daha hayırlıdır. (Cuma Suresi /9)
Cuma gününde makbul bir saat vardır. Duasını bu saate denk getiren Müslümana Allah dilediğini verir. (Hadis-i Şerif)
Özürsüz üç Cuma'yı terkeden kimsenin kalbin Allah mühürler. (Hadis-i Şerif)

Güzel söz, sadakadır. (Hadis-i Şerif)
Cumanız mübarek olsun.
7 月 17 日
Ayse Mona-Liseさんの投稿:
 
 
iYi GECELER TATLI RÚYALAR ARKADASiM...ÅbenmundetBlink
 
7 月 9 日
Dürr-i Yektaさんの投稿:

Göz, neyi görürse, akıl onun derdine düşüp onunla meşgul oluyor..
Öyleyse, ey göz, güzel bak !..
Sen güzel baktıkça, güzeli gördükçe, kainatın sayfaları açılacak bir bir önüne..
Sen bakmaman gerekenlere baktığında, yorulacak akıl ve kalp.

Gayenin önünü toz kaplayacak..

Kulak, işittiği sözleri tekrarlıyor..

İşitilenlerden akla bir yol gidiyor sanki ve gereksiz her söz,

o yolda ilerleyip, beyin kıvrımlarında yerini alıyor..
Öyleyse, ey kulağım, kötü şeyler işiteceğini bildiğin yerden kaç..

Gıybet ve dedikoduya kapan..

Eller ve ayaklar, her gün türlü işte çalışıyor..
Gidilmesi yere götürmeyip uzanıveriyor bazen ayaklar bir yerlere..

Bazen, eller, vermesi gereken yere uzanmıyor..Geri çekiliyor..
Öyleyse, ey el, “veren” ol..Ve ey ayak, en güzel yerlere taşı bu bedeni..


Kalp, neyle doluysa, ameller de o yönde oluyor..Kalbin ne kadar kısmını boş sevgiler kaplıyor?..Sevgilerin esas sahibine yönelmeyince, bir yük oluyor kalp..
Ey kalp, seni Yaratan’dan çok sevebileceğin kimse var mı?..

Akıl…Güzelliklerin de, kötülüklerin de gerçekleşmesinin önceki durağı..

İradeyle yönlendirilen, niyetlerle anlamlanan ameller…
İşte ey aklım, düşünmektir mesleğin..Tefekkürdür emelin..

Hayrı ve iyiyi hayal etmekte, hayra karar vermekte, iradene hakim olmakta, yani senin işleyişinde belirleniyor her şey..Çizgiler böylece çiziliyor..

Dil, türlü tatlarla mütelezziz..Türlü kelamlarla müteellim..
Bazen, dökülen kelamın her biri ayrı bir tohum, ayrı çınarlar yetiştirecek..
Bazen, ağır bir yük olarak inecek insanların kalbine kırıcı sözler..
İşte, ey dil!... Sarf ettiğin sözleri koru…Hayra dön, şerde tutul..

İyi tad..Fabrikanın yasakçısı hükmünü koru..

 

R.Nazik Kaya

 

Selam ve dua ile kardeşim hayırlı geceler.. 

 

5 月 26 日
durmaz ismailさんの投稿:

    

 
google İSMAİL DURMAZ CEP yazın BU SİTEYİ HERKESE TAVSİYE EDİNİZ HARAMLARA DİKKATEDİNİZ İZLEYİN İÇKİ ve KUMAR  ZİNA  FAİZ  AÇIK SAÇIK  GÖRÜNMEK HARAMDIR NAMAZ CENNETİN ANATTARI  HAK DİN İSLAMDIR HUZUR İSLAMDADIR HOCALARI   BİRER  BİRER  DİNLEYİN   TIKLAYIN 
http://www.youtube.com/watch?v=AxalPNBFfJA&feature=related http://xat.com/nurdestesi http://www.radyodavet.com.tr i.D 4 http://www.ismaildurmaz.tr.gg/Ana-Sayfa--.htm http://www.youtube.com/watch?v=MnjhsvMhYig http://mehmetselimpolat.blogcu.com/hanif-dosyasi_25945491.html  http://blip.tv/file/817240?utm_source=aolvideo&utm_medium=aolvideo http://blip.tv/file/816909 http://blip.tv/file/582948        http://blip.tv/file/811657 http://cid-0e370d0cafc12be7.spaces.live.com/default.aspx?sa=738469586  http://islami-sohbetler.blip.tv/file/564718/  http://audici.blogcu.com/ebu-hanife-online-izle_34573671.html http://feeds.feedburner.com/Islami-sohbetler  http://h1.ripway.com/ayancikzaviyeky/Diziler/EbuHanife.htm   http://ilahi.wordpress.com/tag/kuran/ http://dini-sohbetler.blogspot.com/2008/01/islamda-namaz-ahmet-mahmut-unlu.html http://tumfilimler.tr.gg/Dini-Filimler-2.htm http://www.islamiforum.info/Dini-Filmler/Mal-ve-Para-Sevgisi-72.html         
http://blip.tv/file/636517/  http://islami-sohbetler.blip.tv/#671560  http://www.cubbeliahmethoca.tv/    http://teymiyye.blip.tv/#1375015  http://yehutube.com/yehutube.ex


             CENNETİN ANATTARI  NAMAZDIR  NAMAZ  ALLAH  HEPİNİZDEN  RAZI  OLSUN
Müslümanın Hayatında Namaz İbadetin Önemidir...
 
canl__namaz.gif
4 月 30 日
PARKER JUDASさんの投稿:
  
hayırlı akşamlar. herşey gönlünüzce olsun
Allah(c.c.) Yâr ve yardımcımız olsun.
Trabzondan Selam ve sevgilerimle
4 月 24 日
. Vatan ÖZさんの投稿:

 

 

"Düşmanlarım bana ne yapabilir ki?

Ben cennetimi yüreğimde taşıyorum,

nereye gitsem o benimle gelir.

Hapsedilmem halvet,

sürgün edilmem hicret,

öldürülmem

şehadettir.

Değil mi ki göğsümde Allah'ın Kitabı

ve

Rasulü'nün sünneti vardır!.

Ne Var Ki, Pazarlığa Girişecek Ecelle;
Sermayem Tek Kelime, Allah Azze ve Celle..

4 月 24 日
. Gönlümün gülüさんの投稿:
Aşklar neden nefrete dönüşüyor?

"Bizi ancak ölüm ayırır." diyen nice çiftler, "Yüzünü ölene kadar görmek istemiyorum." demeye başlıyor. Bu çiftler bu duruma nasıl geliyor? Aralarındaki o büyük sevgi neden nefrete dönüşüyor? Sevgilerin alev topu gibi parlayıp sönmemeleri için nelere dikkat etmeleri gerekir.



1) "Ben" değil, "biz" deyin: Evlilikteki mutluluğun şifresi "biz" kelimesidir. Evlendikten sonra eşler, başına buyruk yaşamamalıdır. Eşler evlilik kitabından "bana ne" kelimesini çıkarıp, "Biz ne yapabiliriz?" cümlesini koymalıdır. Çünkü "biz" bir aileyi, bir bütünlüğü ve beraberliği simgeler.

2) Mutlu olmaya odaklanın: Mutlu olmaya karar verin. Kendinizi ve eşinizi mutlu etmenin yollarını araştırın. Bu konuda yazılan kitapları okuyun. Aklı başında deneyimli büyüklerinize danışın. İçinden çıkamadığınız bir probleminiz varsa psikolojik destek alın.

3) Sorumluluğunuzu bilin: Evliliğin can damarı eşlerin sorumluluklarını bilmeleridir. Her eş kendine düşen sorumluluğu yerine getirdiğinde o ailede mutluluk duvarı kendiliğinden örülür. Aksi takdirde o ev ağlama duvarına döner.

4) Pozitif düşünün: Eşinizle aranızda geçen bir anlaşmazlık veya tartışmada onu gözünüzde küçültmeyin. Kötülüklerini sıralamak yerine güzel yönlerini ve huylarını hatırlayın. Bir insan olduğunu hata yapabileceğini varsayın. Unutmayın, "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır."

5) Basit şeylere takılmayın: Her evlilikte mutlaka birtakım sıkıntılar olur. Kimi insanlar günlerce o basit olayı gözlerinde büyütür. Oysa hayat basit olayları düşünecek kadar uzun olmadığı gibi; tasalanmaya değmeyecek kadar da kısadır.

6) Hayatınızda boşluk bırakmayın: Hayatta yapacak şeyleri olmayanlar, oturup problem üretirler. Boş zamanlarını o problemi konuşarak doldururlar. O boşluğu kitap gazete okuyup, okuma programlarına katılarak doldurun. Zihniniz dolu olduğunda eşinizin kontrolsüz söylenmiş sözlerini kuruntu yapmazsınız.

7) Olaylardan ders alın: Yaşadığınız olaylardan ders alın. Kim nerede ne hata yapmış bunu vicdanınıza sorun. Şayet siz haksızsanız hatanızı kabul ederek aynı hataya düşmeyin. Eşiniz haksızsa onun haksızlığının üzerinde durmayın.

8) Tenkitten uzak durun: Darda kaldığınız zaman hemen eşinizi tenkit ipiyle boğmayın. Tenkit tıpkı bir çalı gibi eşinizin yüreğini parçalayıp kanatır.

9) Geçmişin kötülüklerini unutun: Mazinin kötülüklerini tozlu raflara kaldırın. Nasıl olsa elemi gitmiş lezzeti kalmıştır. Üzülmekle o acıları değiştiremediğiniz gibi; eşinizi de kendinizi de harap edersiniz. Geçmişin acılarına harcadığınız enerjiyi gelecek için harcayın.

Gülay Atasoy
 
 
EVLİLİKLERİN SEVGİ VE SAYGIYI YİTİRMEDEN ÖMÜR BOYU SÜRMESİ DİLEĞİYLE A.E.O
 
4 月 23 日
BENDEN HAYIRLISI GELSIN

Yatsı ezanına birkaç dakika vardı. Camiye gitmek üzere son hazırlıklarımı yapıyordum. O sırada kapının zili çaldı. Kapıyı açtım. Karşımda uzun zamandır görmediğim bir dostum. Beni ziyarete gelmiş. Selamlaşıp, kucaklaştık. Buyur ettim. Çay eşliğinde uzun bir sohbet için salona geçtik.

Muhabbet gerçekten koyu idi. Nasıl geçtiğini anlayamadığımız üç koca saatin ardından misafirim geç oldu, bana müsad diyerek noktayı koydu ve kalktı. Sokağın başına kadar eşlik etme teklifime, memnun olurum cevabını verdi.

Birlikte çıktık. Sokağın başına vardığımızda Şimdi ayrılık vakti. Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah diyerek elini uzattı. Kucaklaşırken, dostumun ettiği duaya alışkanlıkla amin dedim. Ve arkadaşım sokağın köşesini döndü gitti...

Eve dönerken, arkadaşımın veda sözleri takıldı aklıma. Ben gidiyorum ta ki benden hayırlısı gelsin. Düşündüm, düşündükçe ürperdim. Bu bir dua idi. İlk kez duyduğum yaman bir dua. Gayri ihtiyari birkaç kez tekrarladım. Sıcacık duygularla doldum. Bir şey tarafından kuşatılmıştım. Bütün benliğimi dolduran güzel bir şey.

Ertesi gün ilk işim arkadaşımı telefonla aramak oldu. Nedir, nereden duydun diye sordum. Bu özlü duadan çok etkilendiğimi anlayan dostum,Hz. İsa Aleyhisselam ın, Peygamber Efendimiz in geleceğini müjdelediği duaymış bu dedi. Ne güzel dua imiş! Tuttum bu duayı dedim. Güldü ve o halde hiç bırakma. Ayrıca vesile ol, başkaları da tutsun diye cevap verdi ve bana bir hayır kapısı aralayarak telefonu kapattı.

Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah.

Tutmuştum bu duayı. Bırakmaya da niyetim yoktu.

İşte giden gitmişti. Hayırlı bir insandı giden. Fakat, gelmesi için dua edilen daha hayırlı kimdi ya da neydi? Bir insan? Bir haber? Yoksa yeni bir gün, yeni bir gece mi? Bir insan ise ya da bir haber, beklemeye değer. Gündüz ya da geceyse hayırlı olan, geri bırakmamaya, ihya etmeye değerdi. Tutmuştum bu duayı.

Günler günleri kovaladı, hayırlar hayırları... Dua halen zihnimi meşgul ediyor. Ben de dostumun tavsiyesine uyarak, işitmeyenlere bu duayı duyurmakla vazifeli olduğumu hissediyor, fırsat doğdukça vazifemi ifa ediyordum.

Kim bilir, daha ne kadar böyle duyulmamış sözler, dualar vardır. Ve kim bilir ne kadar yitip giden...

Unutulmuş sözler, dualar gibi yitip gitmemek için, giderken kendisinden daha hayırlısı için dua eden dostlara kulak vermekten başka çare var mı? Ve hayır dileyen bütün sözlere.

Her sabah namaz uykudan hayırlıdır diye seslenen müezzin hayra çağırır. Yanlış bir adımda kalbin derin bir yerinde uç veren sızı hayra çağırır. Hayır her adımdadır. Can kulağını açık tutana.

Ninelerimiz, evin çatısında ötüp duran kargaya,hayrola karga, hayır isen öt, şer isen git derler, karganın ağzından hayrı çağırırlardı. Dedelerimiz, ters giden, sarpa sarmış işlerini hayırlısı olur inşallah der, bir çırpıda aşıverirlerdi.

Şimdi hayra sarılıp hayır dileyenler ne kadar az. Daha hayırlısı onun için mi gelmiyor ne?
ve şimdi ben gidiyorum, ta  ki  

BENDEN HAYIRLISI GELSiN  ...

HAYIRLI CUMALAR...

ÖZLEDI SENI CAN AMA ŞARTLAR AHHH..

4 月 9 日
. BİLÂL-İ HABEŞİさんの投稿:


 

KAÇ ÇEŞİT TÖVBE VARDIR??

Halk arasında bilinip, yapılan tövbeler  üç çeşittir.

1-Kendi kendimize tövbe.

2-Camilerde veya dini toplantılarda bir hocanın beraberce tekrarlatarak yaptırdığı tövbe.

3-Bir mürşidi kâmilin elini tutarak yapılan tövbe.

1 ve 2. Çeşit tövbeleri bazılarımız çok defalar yapmışızdır. Netice olarak kendimizde bir değişiklik olmadığı için yeniden tövbeye ihtiyaç duymaktayız.

3.çeşit tövbede, şeriat ve peygamberimizin(s.a.v.) sünnetini takip ve tatbik eden bir din aliminin (mürşid-i kâmil) yanına giderek, ziyaret ederiz ve tövbe etmek istediğimizi bildiririz.

İnsanı Allah’dan(c.c.) uzaklaştıran ve günaha sürükleyen düşmanları vardır. Bu düşmanlar 3 çeşittir.

Birinci düşmanı insanın kendi nefsidir. Nefis, büyüyüp baş olmak ister.

İstediği şeyi elde ettiği zaman da daha yüksek ve son makam olarak bildiği İlahlık davasına kalkışır.

(Fravun gibi.)

İkinci düşmanımız şeytandır. Üçüncü düşmanımız kötü arkadaştır. Peygamberimiz (s.a.v.): “Bir kimse, arkadaşlık ettiği kimsenin huyunu farkında olmaksızın alır, onun gibi olur.” Zamanımızda bu üç düşmanımızın da silah ve hileleri çok gelişmiştir, bundan dolayı kendi kuvvet gayretimizle bu düşmanlarımızı yenemiyoruz.

Bize büyük bir  yardımcı lazım. O kuvettli yardımcının sayesinde bu düşmanlardan kurtulabiliriz. Allah’ü Teâlâ bizim bu durumumuzu bildiği için Peygamberimiz(s.a.v.)’in vefatından itibaren kıyamete kadar Müslümanlara yardım edecek “Allah(c.c.) Erleri” gönderir. Allah’ın(c.c.) yolundan bizi alıkoyan düşmanlara karşı biz de Allah(c.c.) Erlerinden yardım isteriz. Zaten onların da istek ve vazifeleri budur, Müslümanları bu düşmanlardan korumaktır.

Allah’ü Teâlâ onları bu vazifeleri yapabilecek şekilde donatmıştır.

(Allah'ın(c.c.) Erlerinden Rabbim Razı Olsun)

hayırlı akşamlar.
herşey gönlünüzce olsun.
Rabbim Yâr ve yardımcımız olsun..

4 月 8 日
hüda hüdaさんの投稿:


 

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
 

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

“Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”


Tevbe;128.

 

 SELAM VE DUA İLE İNŞ

4 月 4 日
Cebrailin Kanat Sesleriさんの投稿:
3 月 31 日
.★
. .¶¶ . . ¶¶¶ ..¶¶¶
. . . . . . . ¶¶¶ . . ¶¶¶.¶ .¶¶
. . . . . . .¶¶¶.¶. .¶¶¶. . .¶¶
. . . . . . ¶¶¶¶. . . ¶¶¶ . . .¶¶¶
. . . . . .¶¶¶¶¶ . . ¶¶¶¶.¶¶ .¶¶
. . . . . ¶¶¶¶. . . . ¶¶¶¶. . . ¶¶
. . . . ¶¶¶¶¶¶¶. . . . .¶¶. . . ¶¶
. . . . ¶¶¶¶¶¶¶¶. . . . ¶¶. . ¶¶
. . . . ¶¶¶¶¶¶¶¶¶ . . ¶¶. . ¶¶
. . . . . ¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶ ¶.¶¶
.¶¶. . . . .¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶.¶¶
.¶¶¶¶¶ . . . . . ¶¶.´´´´¶¶¶¶¶¶´´´´´´¶¶¶¶¶¶
.¶¶¶¶¶¶¶. . . .¶¶. ´´¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶´´¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶
. ¶¶¶¶¶¶¶ . . ¶¶. .´¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶´´´´¶¶¶¶
. .¶¶¶¶¶¶¶ . ¶¶. . ¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶´´´´¶¶¶¶
. . .¶¶¶¶¶¶. ¶¶. . ¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶´´¶¶¶¶¶
. . . .¶¶¶¶¶¶¶. . . ¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶ ´¶¶¶¶¶
. . . . . . . .¶¶. . . .´¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶
. . . . . . . ¶¶. . . . ´´´¶¶¶¶¶¶¶¶*selam&dua* *¶¶¶¶¶
. . . . . . .¶¶. . . . . .´´´´´¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶
. . . . . . ¶¶. . . . . .´´´´´´´¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶¶
. . . . . . ¶¶. . . . . .´´´´´´´´´¶¶¶¶¶¶¶¶
. . . . . . ¶¶. . . . . .´´´´´´´´´´´¶¶¶¶
 
HAYIRLI CUMAALAR KARDEŞİM SELAM VE DUA İLE
3 月 26 日
HATİPOĞLU MÜRŞİTさんの投稿:
http://mursit-htp5858.spaces.live.com/guestbook/


Evliyânın büyüklerinden Gavs-ül-âzam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) ALLAHü teâlânın sevgisinde samîmiyetin nasıl belli olduğu hususunda:
"Kulun ALLAHü teâlâyı sevmesinde samîmi olup olmadığı, başına belâ ve musîbet geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve musîbet geldiğinde sabır ve sükûn hâlini muhâfaza edebiliyorsa, o gerçekten ALLAHü teâlâyı seviyor demektir. Musîbet ve fakirlik zamânında sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alâmet yapıldı. Birisi Peygamber efendimize; "Ben seni seviyorum." deyince; "Fakirlik için bir elbise hazırla." buyurdu. Bir baş¬kası gelip Peygamber efendimize; "Ben ALLAHü teâlâyı seviyorum." de¬yince; "Belâ için elbise hazırla." buyurdu."
Vefâtına yakın hastalanan İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerin¬den Ahmed bin Abdurrahmân es-Sekkâf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine hâlinin nasıl olduğu sual edildiğinde; "Dünyâya düşkün o- lanlar, dünyâ nîmetlerinden lezzet aldıkları gibi, sâlihler de, ALLAHü teâ- lâdan gelen belâ ve musîbetlerden öyle lezzet alırlar." buyurdu. Bun¬dan sonra abdest aldı. Öğle namazını kıldı. Namazdan sonra kıbleye karşı sağ yanı üzere yattı. ALLAHü teâlâyı zikir ve tesbîh etmeye başladı. Rûhunu teslim edinceye kadar böyle devâm etti. Ahmed bin Abdurrahmân´ın bu hâline şâhid olanlar, ona ziyâdesiyle gıpta ettiler. Kendi ölümlerinin de böyle hayırlı ve kolay olması için ALLAHü teâlâya duâ ettiler.
hayırlı geceleriniz olsdun
RABBİM yar ve yardımcımız olsun

3 月 25 日
hüda hüdaさんの投稿:
 
Genc adamin biri, dermis babasina her gun;
Benim de dostlarim var, sendeki dost gibi'
Baba, itiraz eder,
Olmaz oyle cok dost, hakikisi
Belki bir, belki iki,
Fazlasini bulamazsin gercek, hakiki...
Devam eder durur konusma...
Aralarinda baslar bir tartisma,
Karar verirler bir sinava,
Dostun hakikisini anlamaya...
Bir aksam bir koyun keserler,
Ve koyarlar cuvala.
Baba der ki ogluna,
'Hadi al bu cuvali, simdi gotur dostuna'.
Cuvaldan kanlar damlamakta,
Sanki oldurmusler de bir adami,
Koymuslar cuvala,
Distan boyle sanilmakta.
Delikanli sirtlar cuvali,
Gider en iyi bildigi dostuna, calar kapiyi.
O dost, bakar ki bir cuvala hem de kanli,
Kapar hizla kapiyi delikanlinin suratina,
Almaz iceri arkadasini,
Boylece tek tek dolasir delikanli,
Kendince tanidigi, sevdigi dostlarini.
Ne care, hepsinde de sonuc aynidir.
Evlat geriye doner.
Ama icten yikilir...
Babasina donerek; hakliymissin baba ' der.
Dost yokmus bu dunyada ne sana, ne de bana.
Baba 'hayir Evlat 'der, benim bir dostum var bildigim.

Hadi, cuvali alda bir kerede git ona.
Genc adam, cuvali sirtlar tekrar..
Alnindan ter, cuvaldan kanlar damlar...
Gider, baba dostuna. Kabul gorur, sevinir.
O dost, delikanliyi alir hemen iceri.
Gecerler arka bahceye.
Bir cukur kazarlar birlikte,
Cuvaldaki koyunu gomerler adam diye,
Uzerine de serpistirirler toprak.
Belli olmasin diye dikerler sarimsak...
Genc adam gelir babasina;
'Baba, iste dost buymus' diye konusunca,
Babasi; 'daha erken, o belli olmaz daha.
Sen yarin git O'na, cikart bir kavga,
Atacaksin iki tokat, hic cekinmeden ona,
iste o zaman anlasilacak, dostun hakikisi.
Sonra gel olanlari anlat bana...'
Genc adam, aynen yapar babasinin dedigini,
Maksadi anlamaktir dostun hakikisini,
Babasinin dostuna istemeden basar iki tokadi!
Der ki tokadi yiyen DOST;
'Git de soyle babana, biz satmayiz sarimsak tarlasini boyle iki tokada'!
Sevilecek biri olmadigin zamanlarda bile seni sevmeli...
Sarilacak biri olmadigin zamanlarda bile sana sarilmali...
Dayanilmaz oldugun zamanlarda bile sana dayanmali...
Dost dedigin fanatik olmali;
Butun dunya seni uzdugunde sana moral vermeli.
Guzel haberler aldiginda seninle dans etmeli,
Ve agladiginda, seninle aglamali...
Ama hepsinden daha cok;
Isi bitince seni bir tarafa atmamali...

Mevlana
 
selam ve dua ile inş...
3 月 23 日
... bysurkentl​iさんの投稿:
Nerdesin?
göğe baktım gözü yaşlı
yer baktım yer yaşlı
sular bugün kan tadında
eski yeni, büyük küçük, kara kızıl
tüm dertlerim burdalar
sen neredesin?

sen ve kuşlar
gözyaşının gözyaşına
benzediği kadar benziyorsunuz
vurulan bir ceylanın yavrusuna söylediği
şarkıyı söylüyor onlar
bu sabah yine kondular tel örgüye
beni acımla başbaşa bırakmadılar
sen nerdesin?

hava soğuk, dışarda kar yağıyor
her zaman ellerim üşürdü
bugün içim üşüyor
hasretin geldi, hayalin geldi
bak, kokun da geliyor
bugün Yakub oldum bre hey
ey acıların kadını
sen nerdesin?

Mustafa İslamoğlu
 
hayırlı haftasonları diliyorum arkadaşım
allaha emanet olun
3 月 21 日
HATİPOĞLU MÜRŞİTさんの投稿:
ÖLÜMDEN KAÇIŞ YOK.

Hazreti Süleyman (a.s.)’ın sarayına bir kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayatî bir mes’ele için Hz. Süleyman (a.s.)’la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s.), benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:

- “Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana… ” Adam telaş içinde:

- “Bu sabah karşıma Azrail (a.s.) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı.

- “Peki ne yapmamı istiyorsunuz?” Adam yalvarır.

- “Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman (a.s.)! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan’a iletsin O zaman Azrail (a.s.) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!”

Hz. Süleyman (a.s.), adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve “Bu adamı hemen al, Hindistan’a bırak1″ emrini verir. Rüzgar bu… Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan’da uzak bir adaya götürür. Öğleye doğru Hz. Süleyman (a.s.) dîvanı toplayarak, gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, dîvanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır.

- “Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun” der. Azrail (a.s.) cevap verir.

- “Ey Dünyanın ulu sultanı. Ben, o adama öfkeyle, hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü ALLAH (c.c.) bana emretmişti ki:

- “Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan’da al” Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm.İşte ona bakışımın sebebi bu idi “….


hayırlı geceleriniz olsun

RABBİM yar ve yardımcımız olsun

3 月 21 日
Cebrailin Kanat Sesleriさんの投稿:

SU GİBİ AC(Z)İZ

BARDAĞIN İÇİNDE bir damla su. Bir aşağı bir yukarı gezdirdim onu. Sonra durup seyrettim. O damla , aczin ve fakrın en güzel ifadesi olan; muhtaç oluşun, isteyen oluşun, yalvarış halinin sözsüz ifadesi olan göz yaşını andırıyordu.

Doğrusu suyun tarifinde bile acz ve fakr saklı. Renksiz, kokusuz, tadsız, şekilsiz deriz ona . Sahip olmayışın, renksiz oluşun sembolüdür o. Sahiplenmeyen ve kendilerinden bir şeyleri olmayanların sembolü…O, hadsiz nimete kavuşanlara Hadsiz Nimet Veren’in güzel bir aynasıdır.

Kendisi renksizdir.
Fakat onda bütün renkler görünür. Gökkuşağı onun minik ellerinde boyanır. Her mevsim farklı renklere bürünür. Yeşil elbiseler dokunur onda , ağaçlara libas olur. Rengarenk giyisileri giyinen bahar hurileri onunla gülümser. Zinetleri olan meyveler renkli bardaklarda sunulur bizlere.

Şekli ve biçimi yoktur.
Fakat bütün şekiller ve biçimler ihsan edilir ona. Hadsiz biçimli beyaz kar melekleri o mürekkeple çizilir. Onun yüzüne hadsiz nakışlar dokunur. Yapraklar, çiçekler, kelebekler, insanlar ve hayat onun harcıyla şekillenir. Girdiği her şeyin biçimini alır ve Biçimi Veren Sanatkârın sanatını gözlere okutur.

Kokusu yoktur.
Fakat bütün kokular onun lisanı halinde Rabbine olan teşekkürlerin ifadesi olur. Rabbin nimeti onun dilinde sevinç gözyaşlarıyla şükür tebessümüne dönüşür. O küçük damlacıklardan şükrün kokusu yayılır.

Tatsız olarak bilinir.
Oysa talılara tat veren şerbetir o. Tüm lezzetler onun ellerinde sunulur bize. Tad olunla ulaşır dile ve dillerin şükrüne vesile olur.

SU acz ve fakr libasına büründükçe Rahmet Sahibi Sâni, onu hadsiz nimetlere mazhar eder. Sahip olmadıklarının çokluğunca güzellikler yazar onun mürekkebinde. Acz ve fakr libasına bürünmüş saf su, safi Rahmet olur. Dillere rahmet okutur.

Su bize seslenir. Benim gibi renksiz, kokusuz, “ben”siz olursanız benim gibi, külli bir ayine olursunuz Rabbe. Evet su gibi acz ve fakr hamuruyla yoğrulmuş bir fıtratta Muhammed-ül Arabi (AS) gibi bütün isimlerin en güzel göstericisi külli bir ayine yazılır.

Su gibi acz ve fakr eken, bereket ve Rahmet’i biçer. Nasıl toprağa acz ve fakr duası olan suyu verirsek tohum bereketlenir ve rahmet olursa, göz yaşıyla aczini ve fakrını ifade edip amelini süsleyen bir kul da, berekete ve rahmete mazhar olur. Allah için bütün mahlukat adına dua edip gözyaşını akıtan bir gönül rahmet ve bereketle dolar. Hayatı rahmetin ve bereketin mücessem tezahürü olur ve ona ALEMLERİN RAHMETİ DENİLİR.

Bir şeyi olmayan suya her şeyi veren Rab, bize de su ile her şeyi vadediyor. Su gibi olursak tabi...

O zaman ey nefis! Rabbine karşı su gibi aciz ol ki aziz olasın!...

Abdürreşit Şahin

 

3 月 20 日
KALENDER Basriさんの投稿:
Ya Hayır Söyle Ya Sus

Soru

Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmaktadır. "Ya hayır söyle ya sus" O zaman bu hadis ışığı altında çok konuşmak haram oluyur, değil mi?
130

Cevap

Dilin afetleriyle alakalı olarak Peygamber (s.a.v)'den bir çok rivayetler mevcuttur. Bunlardan bir iki tanesi de şunlardır.
"Kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa ya hayır konuşsun
ya da sussun" (Buharı ve Müslim Ebu Hureyre ve Ebu Şerih'den rivayet etmişlerdir.)
"Allah hayır söyleyip de zengin olanla susup da selamet bulana rahmet etsin" (İbn Mübarek 'Züht' adlı kitabında rivayet etmiş ve daha bir kaç yoldan rivayet edilmiştir.) Çok konuşmak bazan insanı, içinden çıkılmaz durumlara sürükler. Dilin afetleri vardır. İmam Gazali dilin tam yirmi afetini sayar; yalancılık, gıybet, kovuculuk, yalancı şahitlik, yalan yere yemin, insanların namusları hakkında konuşmak, malayani şeylerden konuşmak, başkalarını alaya almak ve aşağılamak.
Hatta Şeyh Abdulgani Nablusi dilin afetlerini yetmiş ikiye ka-"ar çıkartmıştır. Bu konunun açıklamaları oldukça uzun.
Bir kişi çok konuştuğu zaman hataya düşmesi, dilini onun bunun namusuna uzatmaya gıybetle insanların etini yemeye yakalanması kaçınılmaz olur. Bundan dolayı susmak selamet vesiledir. Bu demek değildir ki kişi duyduklarını hiç konuşmadan tutacak ve hiç kımıldamadan duracaktır. Hayır, sadece konuşunca hayır konuyacak yani Allah'ın razı olacağı şeyleri konuşacaktır.
Bilindiği gibi eskilerden beri insanların dilinde hep şu söz dolaşır; "Söz gümüş ise, sükut altındır."
Şair şöyle der; Dilini koru ey insan!
O yılandır sokmasın. Niceleri var mezarda, Onlar dilinin kurbanıdır. Nice kahramanlar, Dilden sakınırlardı.
Sadece ahirette değil dünyada da insan dilinin hatasından dolayı ortaya çıkacak neticeleri görebiliyor. Çok konuşması sebebiyle zararlara, musibetlere duçar kalıyor. O halde dilin hatalarından sakınmak gerekir. İşte bu sebeple şöyle söylemiş şair;
Genç dilinin sürçmesiyle ölür.
Yoksa ayak sürçmesinden değil.
Dil sürçmesi kelle alır,
Ayak sürçmesiyle yaralanan
Bir müddet sonra iyileşir.
Bu konu hakkında yine şöyle bir söz vardır. "Sen sözünün sa^ hibisin. Ama onu ağzından çıkardıktan sonra o senin sahibin olur" Öyleyse insanın gevezelik etmemesi gerekir.
Çok konuşan insanlar genelde hata yapar, onun bunun diline düşerler. Bu nedenle Allah'ın murakabesi üzerinde olan ve O'dan korkan bir mü'mine gereken, sözünü bilerek konuşması, konuştuğunun lehine mi aleyhine mi olacağının hesabım yapmasıdır. Çünkü ilahi kalem insanın ağzından çıkan her sözü kayda alır ve onu bir kitaba işler.
"And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biz biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız. Sağında ve solunda, onunla beraber oturan iki alıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü zaptederler.
131
Konuştuğu sözlerin amelleri gibi yazıldığını, onlardan hesaba çekileceğini bilen bir insan az konuşur. Yalnızca kendisini ilgilendiren şeylerden bahseder. İşte bu da selamettir.
Öyleyse ya hayır söyle ki, kazanasın ya da sus ki, selamet bulasın.
132
3 月 20 日
Halid BİN VELİDさんの投稿:

 DOSTUM

Neden feryat eder neden ağlarsın
Şu fani dünyanın derdine dostum
Dünya kadar malı olan ne etmiş
Hiç değer mi senin kahrına dostum

Sanki öndördünde bir genç kız dünya
İnsan ömrü bu dünyada bir rüya
Ne azrular, ne hevesler, ne hülya
Kurar da yaşarız şevk ile dostum

Göçmen kuşlar gibi konar göçeriz
Acı tatlı hoş sohbetler ederiz
Neler ekti isek onu biçeriz
Kendimize bir yön çizeriz dostum

Tarihin dili var inkar edilmez
Öyle yazmıştır kı asla silinmez
Gerçekler hep zordur neden bilinmez
Kapılma feleğin çarkına dostum

Bir elin yağdaymış bir elin balda
Gönlün sanki bir kuş her gün bir dalda
Azrail can ister gelmiş yakanda
Sen hiç varamazsın farkına dostum


Kemal Yakışan

(Antalya'da yaşıyor
Elli yıldır şiir yazıyor
Emekli Komiser)

3 月 20 日
LALE DENİZさんの投稿:

CUMA GÜNÜNÜZ HAYIRLI VE MÜBAREK OLSUN

 

3 月 20 日
hüda hüdaさんの投稿:

  

  '' Dua ibadetin tâ kendisidir." (Ebû Davud)

 "Allah' ım, Senden hidayet ve doğruluk isterim." (Müslim)

 "Allah' ım, Senden hidayet, takva, iffet ve zenginlik isterim." (Müslim)


  "Ey kalpleri evirip çeviren Allah' ım, kalplerimizi taatine çevir." (Müslim)


 "Allah' ım, bana doğruyu ilham et ve beni nefsimin şerrinden koru." (Tirmizî)


 "Ey kalpleri evirip çeviren Allah' ım, kalbimi dininin üzerinde sabit kıl." (Tirmizî)

 

"Allah' ım! Senden yararlı bilgi, hoş rızık, kabul edilmiş amel isterim." (İbn Mâce)

 

"Allah' ım, günahlarımı bağışla, bana merhamet et, hidayet et, bana afiyet ver, rızk ver." (Müslim)



"Allah' ım, yaptığım şeylerin şerrinden ve yapmadığım şeylerin şerrinden Sana sığınırım." (Müslim)



"Zorlu beladan, bedbahtlıktan, kötü kaderden ve düşmanların şamatasından Allah' a sığınırım." (Buharî-Müslim)



"Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru." (Buharî-Müslim)



 "Allah' ım, cehennem fitnesinden ve cehennem azabından, zenginliğin ve fakirliğin şerrinden Sana sığınırım." (Ebû Davud)


"Allah' ım, açlıktan Sana sığınırım; o, ne kötü bir arkadaştır. Hainlikten Sana sığınırım; o, ne kötü bir sırdaştır." (Ebû Davud)



 "Allah' ım, nimetinin elden çıkmasından, afiyetinin ters dönmesinden, ansızın azabına uğramaktan ve her türlü gazabından Sana sığınırım." (Müslim)


 "Allah' ım kalbimi aydınlık kıl, lisanımı, kulağımı, gözümü, ardımı, önümü, üstümü, altımı aydınlık eyle. Allah' ım, nurumu büyüt." (Buharî-Müslim)



 "Ey Hay ve Kayyum olan! Sadece Senden yardım isterim; Hayatımı düzelt, gözümü açıp kapayıncaya kadar bile beni nefsimle baş başa bırakma." (Hakim)



"Allah' ım, Senden sevgini, Seni sevenlerin sevgisini ve beni Senin sevgine ulaştıracak ameli isterim. Allah' ım, Senin sevgini bana nefsimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevimli eyle." (Tirmizî)



"Allah' ım, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlıktan ve cimrilikten Sana sığınırım. Kabir azabından Sana sığınırım. Hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım." (Müslim)

 

DUALARLA HAYIRLI CUMALAR

3 月 20 日
ecidalさんの投稿:

“BİR NEFES NİDA, BİR İÇ ÇEKİŞ ÖTELERE RAYİHA…!”


"Ya RasulAllah firakın yaktı ben soldum bugün,
Ah! Nasıl etsem tahammül, dertliyim doldum bugün..."

EFENDİM'e...(s.a.v)!


Ey Yar!
Sana müştak gönülden dökülen bir nağme, bir ince sızıdır bu. Düşür ki gönlüme adını, sevdam sana yazılsın...Ver elini, elimden değil tut yüreğimden ki Rahmani dokunuş yüreğime kazınsın.

Ey Yar!
Kırıldı ikliminden uzak tutunduğum düşlerim... Sessizliğin sükutu ile gündüze uyanan gece gibi zifiri karanlığımda,ışığım sen ol isterim. Sen de vuslatı bulmak, sende vuslat olmak isterim. Yüreğimden süzülen sevdamın kırık hüznünü, bana kılınmış yalnızlıkla el tutuşturup adını bilmediğim karanlık girdaplara sürüklerken ve düşünürken benliğimin aynaya yansıdığı şeklini içimden akan samimi bir nida ile: "Yanımda hep sen ol,sen ol isterim."

Satır arası yalnızlığıma sığındığımda her hecede seni bulmak ve her yorgun gecede seninle can olmak isterim. Gönlüme yakışmayan sızında ve acıtan sevdanda seninle yanmak, sende var olmak isterim. Hasretine döktüğüm sensizliğin acısında, böylesine titretirken sevda canımı, bilinmezliklere mesken olmuş yüreğimle gündüze seninle uyanmak,seninle gündüz olmak isterim...

Gel ey sensiz oluşuma sebep(!), her yanım hüzün şimdi... Zamanı geçmiş sensizlik değil isteğim(?), aldanmışlara aldanmış kalbimle, geçmişteki anılarda ya da gelecekteki hayallerde değil şimdimde istiyorum seni. Sevdamın ateşi söndü, yüreğim kor şimdi. Küllendi düş dediklerim güneşin battığı yerde, sevdamın ahı tuttu seni buldum şimdi...

Islak hecelere bıraktığım düşlerim sende hayat buldu, seninle var oldu... Suskunluğum sesime vesile oldu ve her sustuğum seninle ses oldu.Ve seni arayışlarım özümde son buldu. O an ki can oldun bedende, canan oldun kalbimin derinlerinde... Perdelenmiş puslu yüreğim,rafa kaldırdığım tozlu mazimde...Artık kelam daha bir güzel akıyor gönlümden kalemime. Ey yar! Söyle... Gönlümden gönlüne geçit nerde?

İçime akıttığım hüzünler son bulmuşken, alıp götüren yalnızlık başını öne eğmişken, gönlümde can olarak seni bulmuşken söyle:"Beni de alacak mısın gönlüne?"



"Aslında sen yoksun diye olur olanlar, kadim bir el bulamadık tutunamadık...  SELAM VE DUA ILE  
3 月 20 日
HATİPOĞLU MÜRŞİTさんの投稿:

Tertemiz bir kalp

O gün ne mal fayda verir, ne de evlât. Ancak Allâh’a kalb-i selîm (tertemiz bir kalp) ile gelenler müstesnâ.” (eş-Şuarâ, 88-89)

Mânevî tezkiye ve tasfiye netîcesinde selîm ve münîb bir kalbe ve mutmain bir nefse sâhip olabilmek için riâyet edilmesi gereken birtakım şartlar vardır. Onların başlıcaları şunlardır:

a. Helâl gıdâ

b. İstiğfar ve duâ

c. Kur’ân okumak ve ahkâmına tâbî olmak

d. İbâdetleri huşû ile edâ etmek

e. İnfak

f. Geceleri ihyâ etmek

g. Zikrullâh ve murâkabe

h. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet ve salevât-ı şerîfeye devâm etmek

ı. Tefekkür-i mevt

i. Sâlih ve sâdıklarla beraber olmak

j. Güzel ahlâk sâhibi olmak

Bütün bu şartlar üzerinde ciddiyetle durulup, gayretle yaşanması netîcesinde elde edilen kalb-i selîm, mâsivâdan arınmış ve mücellâ bir ayna gibi Hakk’ın cemâlî sıfatlarının tecellîgâhı hâline gelmiştir. Hak Teâlâ, kulunun kalbinde cemâlî sıfatlarının tecellîlerini görünce onu sever ve ondan râzı olur.

Rabbimiz, her şeyin yaratıcısı ve sâhibidir. Bu sebeple O, bütün mahlûkâttan müstağnîdir. O’na götürülebilecek hiçbir kıymetli hediye yoktur ki O’nun sonsuz hazinesinde bulunmasın. O, hüsn-i mutlaktır; bütün iyilik ve güzelliklerin menşeidir. Bu yüzden varlıklar içinde en güzel ve en kıymetli şey, Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnâsına, yâni güzel isimlerine ayna olabilecek kadar saf ve berrak bir “kalp”tir. Dolayısıyla Rabbimize takdîm edilmeye en lâyık hediye de, Yüce Mevlâmızın bizden istediği “kalb-i selîm”dir.

hayırlı geceleriniz olsun

RABBİM yar ve yardımcımız olsun


3 月 20 日
CAN ALİさんの投稿:

 

CUMAMIZ HAYIRLI VE MÜBAREK OLSUN.

 

Cuma, müslümanlarca bir bayram günüdür. Bu günde müslümanlar camilerde toplanırlar. Okunacak hutbeleri dinleyerek faydalanırlar. Hep birlikte cuma namazını kılarlar. Sonra ya başka ibadetlerle uğraşır veya ziyaretlerde bulunur yahut günlük işleri ile uğraşmaya koyulurlar. Bir hadiste: "Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, cuma günüdür.Adem aleyhisselam O gün cennet'e konulmuş, O gün Cennetten çıkarılmıştır. Kıyamet de o gün kopacaktır." denmiştir.

3 月 19 日