iremhan さんのプロフィールiremhanフォトブログリストその他 ツール ヘルプ

ブログ


3月28日

EĞER ANNE OLSAYDIM

EĞER ANNE OLSAYDIM


Annelik bütün meslek ve sanatları bün-yesinde taşıyan dev bir özveri paletidir. Nasıl ki sanattaki güzellik sanatkârın kabiliyetini yansıtırsa, evlat da annenin yürek ve zihin zen-ginliğini yansıtan bir aynadır. Annelik, kadını vara-bileceği en ulu zirveye bir çırpıda taşıyan ömre karşı atılmış koca bir adım, ruhî olgunluğu, kemâ-lâtı kalbe kazandıran en şahâne armağandır.

Anne olmak, kişiyi bambaşka bir boyuta taşıyan, müs-pete, derinliğe, iyiliğe ve güzelliğe dair büyük bir hamledir. Dünya hislerinin ve işlerinin içinde en özeli, ahiret azıklarının içinde en hacimli olanıdır annelik


Anne, canını başka bir bedende hissedebilen, başka birinin nefesini kendi nefesine tercih ede-bilendirYine anne, Yaratanın en büyük mucize-lerinden birine ayne'l yakin bir mertebede tanıklık edendir

Zira insanın akıl almaz yaratılışı, bizzat kendi bedeni üzerinde gerçekleşmekte, yüce Allah'ın Hâlik esması rahminde tecelli etmektedir. Anne taşır, anne fedakârdır, anne cefâkârdır ve çok kere evlattan daha vefâkârdır. Sabırlıdır 9 ay bekler, yükü tek başına yüklenir ve fakat nimeti başkalarıyla da paylaşır.

Annelik, insanî dereceler içerisinde alınabilecek en ulvî payedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v), "Kime iyilik yapayım?" diye üç defa soran bir sahabeye, üç defasında da, "Anne-ne" cevabını verdikten sonra dördüncü soruda, babasına iyilik yapması gerektiğini söyleyerek (1), anneliğin diğer hiçbir feragat ile mukayese kabul etmeyecek kadar müstesna bir özveri olduğuna işaret etmiştir.
Anne kendi başına bir okuldur. Branşına göre her öğretmenin vereceği dersin özünü bünyesinde toplar ve çocuğuna verir. Bazen lisan öğretmenidir.

İlk sözcüklerini çocuğuna talim ettiren, onun hecelemeleriyle heyecan ufuklarına sürüklenendir. Bazen, en sabırlı re-sim öğretmenidir anne. Çocuk büyük bir ihti-malle ilk resim denemelerini annenin sildiği du-varlara, annenin evladından zaman artırıp oku-duğu kitabına ve bilumum olmadık yerlerde yapacaktır. Bazen de musiki sanatını en güzel şekilde icra eden müzik öğretmenidir anne. Uyku duaları ve paha biçilmez lezzete sahip ninnileri evladı içindir.

Anne bahçıvandır. Evladının gönlünü ve zihnini karış karış gezip, çıkan ayrık otlarını el-leriyle temizler. Çünkü çocuğunun yürek bah-çesinde oluşacak küçücük bir kirliliğe bile ta-hammülü yoktur. Bu içten bakım içindir ki yüce Allah, bir çocuğun babasız doğmasına müsaade ettiyse de, hiçbir çocuğun annesiz dünyaya gel-mesini murat etmiş değildir. ...



 
3月22日

((MUTLULUK İÇİN (Bazı Şeyleri) UNUTMAK ))


MUTLULUK İÇİN (Bazı Şeyleri) UNUTMAK

Unutmak her zaman kötü değildir. Gerektiğinde unutma, ruhsal denge için şart görünür.
Hayatımızın bazı dönemlerinde, yaşadığımız bazı olaylar, bir türlü kabullenemediklerimiz ve bizi sürekli rahatsız eden deneyimleri unutmak, elimizde olmadan gerçekleşir.

Mutlu bir evlilik isteniyorsa, hatırlandığında ya da hatırlatıldığında hoş olmayan duygu ve tepkilere neden olacak şeylerin gündeme getirilmemesi gerekir.

Bu bağlamda unutulması gereken bazı şeyleri, aynen Lokman Hekimiin dediği gibi, şöylece sıralayalım;

I. Size yapılan kötülükleri hemen unutmak

İnsanlar, kendilerine yapıldığını düşündükleri kötülükler karşısında öfkelenir, kızar ve hissettikleri negatif duygularını dışa vururlar. Ancak, kim, içinde hangi tür duygular hissediyorsa, o yönde bir ruh hali yaşar. İçimizi dolduran sıcak duygular mutluluk getirirken, olumsuz duygular da, önce o duyguları içinde yaşatanı mutsuz eder.

Duygular, dışarıdan içimize şırınga edilemez. Bunlar bizim içimizde oluşur. Bu sebeple gönlümüzde daha çok hangi duygulara yer veriyorsak, o duyguların gölgesinde yaşayacağız demektir.

Sevgi, merhamet, bağışlama, yardımlaşma, paylaşma duyguları ile birlikte mutlu olunacakken, içimizi yakıp kavuran kin, nefret, haset, kıskançlık gibi duygulara kendimizi kaptırmak, mutsuzluğu davet etmektir.

Başkaları hakkında, elimizden geldiği kadar olumlu duygularımızı abartmalı, kabartmalı. Olumsuz duyguları ise, öncelikle kendimizi perişan edeceği için azaltmaya çalışmalıyız.
Bunun için de, iki yoldan biri unutmak, diğeri bağışlamaktır.
Sadece bağışlama ve unutma ile kendimizi olumsuz duyguların kıskacından kurtarmayı başarabiliriz.

Unutma ve bağışlama ile gelişecek ılımlı tavırlarımız, onlar için değil, kendinizi kurtarmak için gerekli.

Aksi halde, her kim olursa olsunlar, insanlara karşı içimizde yer edecek olumsuz duyguların ilk zararı bize gelir.
Lokman Hekimiin dediği gibi; size yapıldığını düşündüğünüz kötülükleri hemen unutun!
İşte bu, bizi mutluluğa götürecek en emin yoldur!


2. Başkalarına yaptığınız iyilikleri hemen unutun

İnsanları öfkelendiren ve negatif duyguları kabartan önemli bir husus da, insanların birine yaptıkları iyilik karşılığında iyilik görme arzularıdır.
Çoğu kimse, eğer bir iyilik yapmış ise, en azından bunun bilinmesini ve kendisine minnet duyulmasını arzu ediyor. Beklediği müteşekkir tavırları göremeyişinin yanında, bir de ters tavırlarla karşılaşılması ise pişmanlık ve öfke uyandırıyor.

Pişmanlığın arkasından gelen öfke, kızgınlık, nefret ve hınç, sonuçta kişinin kendisini mutsuz etmeye başlar.

Birinin bize kötülük yapması elimizde değil, ama, bizim birine iyilik yapıp yapmamak elimizdedir. Ama, iyiliklerin karşılık bulmaması ya da ters davranışlar görme olasılığı iyilik yapmaya mani olmamalı.


Bu sebeple, unutmayı sağlamak için, iyilik yaptığımız kişinin ters bir davranışta bulunmasını beklemeye gerek yok!


Öncelikle iyiliği yapmanın amacını iyi belirlemek gerek. İyilik yapmak vermektir, yani fedakarlıktır. Böyle bir davranış, yüce bir amaç için olmalıdır.


İyiliği, iyilik yaptığınız kişi için değil de, en yüce amaç olan Yaratıcının hoşnutluğu için yapmanız halinde, karşılık insanlardan değil, Yaratandan beklenir.

İnsanlar unutabilir, insanlar nankör olabilir. Ama Yaratıcı.! O asla unutmaz! Kendisinden beklenen karşılığı da kat kat verir.
Bunun için iyilik yaptıktan sonra, zaman kaybetmeden, hemen unutmak en iyisidir.

Yine Lokman Hekimin dediği gibi; yaptığınız iyilikleri hemen unutun!

img27.imageshack.us/img27/7941/142161730821nt2.gif

Teessür ve ızdırap karşısında kalbden bir parça kopacaksa, Bir genç dinsiz olmuş haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir.

Zübeyr Gündüzalp


img8.imageshack.us/img8/5468/imantu41.gif

img22.imageshack.us/img22/2963/sigpic23997261.jpg

Ben Nefsimi Herkesden Ziyade Nasihate Muhtaç Görüyorum(Bediüzzaman Said Nursi)
 
3月21日

((Kimin yüreğinden kimi kovuyorsun? ))

Kimin yüreğinden kimi kovuyorsun?

Gidiyorsun ya bilmem kaçıncı kez… Bittim sanıyorsun.. Yanılıyorsun vefasızım.. Yanılıyorsun…

Aşk ayrılıktan, yaştan ibaret.
Gel vakit varken kalpten firar et.
Yaşadığın her şey yalanmış farzet.
Gücün yeterse dayan.

Sen benim yüreğimde, ben istediğim için güzeldin.. Ben istediğim için görüldü onca rüya.. Onca hayallere ben istediğim için ev sahipliği yaptı bu yürek… Ben var ettim seni içimde, ben yücelttim, ben… Ben istediğim için senin gözlerinde geldi baharların en güzeli, ben istediğim için en mavi umutlar senin oldu… Sana geldi tüm yollar… dedim sana… Değildi vefasızım, değildi.. Ben istediğim için koyduğun noktalara hep bir virgül eklendi…


Baş kaldırıyorum şimdi asi sevdana, isyanlarım diz boyu… Sana yüreğime hükmetme hakkını vermiyorum… Alıyorum elinden aşkın kural tanımaz taraflarını, sana bırakmıyorum hatıralarımı… Yokluğum yakacak ya canını eskileri andıkça, ben yanmayacağım yokluğunda… Akıllı adamın işi değil aşk… Hep duygularım hükmetti hayatıma… Artık sıra mantığımda… Orada bitiriyorum seni önce.. Can evinden vuruyorum seni, yokluğunu umursamıyorum… Maske takmaktan da vazgeçtim… Seni en uç noktada, beynimde bitiyorum..

Çocuksu bir duygu
Çocuksu bir tat.
Sende oyalandım kadere inat.
Kalp dilediğince yorulmuş farzet,
Gücün yeterse dayan...

Biliyorum ki ben var ettim bu aşkı… Seni kurdum önce hep aklımda, sonra sevdim,ezberlettim yüreğime… İnce ince işledim nakış gibi, var olduğun sürece varım dedim… Şimdi yoksun.. Yokum… İzin vermiyorum canımı yakmana, bu hakkı tanımıyorum sana.. Nasıl başlattıysam işte öyle bitiriyorum.. Şimdi son kez anıyorum seni, son kez kaçamak dokunuşların geliyor aklıma ve yüzüme düşen saçlarımın arasından sana baktığımda, kaçamak bakışlarını yakaladığım anları son kez anıyorum… Zorluyorum kendimi diye… , ama eskiden hatırladığım gibi olmuyor, sadece hatırlanıyor işte sözüm ona… Hissedilmiyor… Yapıyorum işte, bununda üstesinden geliyorum… Bitiriyorum… Öyle ki azar azar yok ediyorum benliğimde...boğuyorum şimdi seni hayallerimde…Can çekişlerini görüyorum …. Diz boyu yardım çağrıların uğulduyor kulaklarımda…. Kurtarmıyorum… Bilmediğin bir şey var, onu da ben hatırlatıyorum…Ölüyorsun işte ve ben umursamıyorum…


Sustukça sözlerimi dinletemedim.
Hayatta bir tek sana hükmedemedim.
Nasıl bir kalbin var ki anlamıyorsun
Kimin aşkını kimden yasaklıyorsun?

Dedim ya, kafama göre rast gele seçip, tüm haklarına el koyuyorum….

Çıkartacaksın beni içinden
Yanarsa yansın, kopsun yerinden
Gittin vefasız, bittim sanıyorsun

Kimin yüreğinden kimi kovuyorsun?

3月20日

Her Kul Aşkıyla Doğar ....

Her Kul  Onun Aşkıyla Doğar ....
Hey gönül hey! Sık dişini az kaldı… Yakındır yâr perçeminde gölgelenişimiz. Murâdın ayak sesiyle uğuldayan duvarlar, kavuşmak üzre Hak’ka yalvardığın demlerin yankısıyla şenlenir artık… Bahtın kara giymeye merak edişine karşı gözümüzü kararttık… Duy gönül duy! Vakit kavuşmak vaktidir gayrı… Hem… Olmaz böyle yârdan ayrı!

Şafak sökerken gözlerine dolan hayalin en tatlı yerinde, titreyip doğrulduğun yatağından, Besmeleyle kalkıp seccadenin üzerinde aşkın hakikatini gösterene şükür ettiğin demlerin hatırına… Vuslat bir karıştan daha yakın bir vadeye layık görüldü. Ve sen deli gönlüm… Sen ve senin o yılgınlık tanımaz yelelerin… Cânânın bir çift kuğu kadar beyaz ve nazenin elleriyle örüldü… Zafere koşan atların toynak sesinden ilham alan saatler, sabır ikindilerinde yâr diyerek çırpınır hâlâ… Tamam, gönül tamam… Sabır dergâhında yudumladığın uzleti bozmayayım… Pekâlâ
!
…/…

Meçhul diyerek âlemi dolaştığım zamanlarda… Fani dünyanın fani kurallarınca meçhuldü yâr… Lâkin bildik ve tanıdıktı. Şundan ki; tâ Levh-i Mahfuz’da… Ruhların imtihan dünyasına gitmek üzre sırasını beklediği o ilahi koridorda… Şu an sahip olduğumuz aklın izah etmeye yetmeyeceği bir zaman ve mekân kavramının kuşattığı o yerde… Nur süvarilerinin ayak izinden aheste adımlarla yürürken… Tam dokuz adım gerimde, bir gonca salındı. Fecrin ılık rüzgârından ilham aldığı belli buğulu nazarından içime süzülen sevda cevherinin, her zerremde bir ihtilâl misali fırtına koparışını nasıl tarif edeyim? O ân aşkın billur kelepçeleriyle bağlandık birbirimize… Dünyaya inmek üzere “Kün!” emriyle birlikte anne rahmine düşerken, gözüm arkada kaldı. Yâr ile ayrı kalmak pek incitti yüreciğimi… Fani elbiselerimin içerisinde gezdirdiğim âşık ruhumu, nihayetinde kavuşmayla taçlanacak bir arayışa sevk etmemin yegâne sebebi de bu idi. Nerede, ne zaman, nasıl ve hangi sıfatla onu bulacağımı bilmeden aradım. İşte bu sebeptendir ki a gönül! Hayalimde açmaya tereddüt eden goncanın ipek saçlarını “Aşkım!” diyerek taradım.

Yıllar yıllara ulanıp, ruhum hasretin amansız girdabında bulanırken… Her nefeste yâr, varlığıyla dilime dolanırken… Şiirlerin sırtına “Gel!” diyerek fermanlar ekledim. Bilmem kaç mevsim o canlar canının yolunu bekledim. Fuzuli Dedemin sır dolu beyitleriyle biledim aşka âşık ruhumu… Baki’nin yâr diyerek dudağı yarılmış divitinden sebat devşirdim. Nedim gibi şuh itirazlarım da oldu Yedi Tepe akşamlarına… Şeyh Galip töresince suda yürüdüm bir vakit… Aşk, özümde mayalanıp kıvamına ermeye başladıkça… Yaklaştığımı müjdelediler, her bahar yârdan haber getiren turnalar. Sabır oldu her nefesim, sabır kesildi her adımım, sabır akıttı su içtiğim çeşmeler ve avuçlarımı okşayarak dökülen sabırla doldu kurnalar…

Bir b
ursa ikindisine saklandığını sezdim sonra, ezelden beri beklediğim İlahi randevunun… Kalemimden alev püskürttüm Der-Saadet semalarına… Ola ki yâr görür de unutmadığımı ve yana yakıla onu aradığımı sezer diye… Üstelik mehtabı tellal ettim Boğaz’ın lacivert sularında salındığı geceler… Avaz avaz bağırttım mehtabı, “Kim demiş âşık gönül bezer” diye…

Yârin duyacak takati oluncaya kadar nidâmla kuşattım ak sayfaları… Sırrımı bilecek olana âşikâr etmek derdiyle dile düştüm. Dile düşmeden güle düşülmezdi. Bülbül tavrımı yeren bakışlara inat, en tiz perdeden haykırdım aşkımı… Yâr destur vermedikten sonra aşk yükü bölüşülmezdi. Evvelâ bölüştük ve dahi sonra gülüştük… Vuslat omzumuza konmak üzre alçalır oldu manilerin tel örgülerle kuşattığı göklerden… Ve muradın bereketli dallarıyla müsemma ağacı, su dilenir oldu naz yapmaktan imtinâ etmeyen köklerden…
Şimdi baharı geldi ömrün… Söylesene a gönül… Ben nasıl edeyim de sus-pus oturup, sabır ile o mukaddes anı bekleyeyim. Ben bülbülüm a gönül… Ben bülbülüm… Ben şeyda çığlığımla “Güüüüüüüüllll!” diye inletmezsem gökkubbeyi, aşk ehli sır sahiplerinin indinde, itibarım kalır mı? Kalmaz! O sebepten hey benim deli gönlüm… Biraz daha delir de, kavuşmak menzilinde, gemi azıya almış ruhumun saçaklarına tutunup kerevete çıkalım… Maniler dağ kesilse de önümüzde, korkma! Aşk ile vurduğumuz bir fiskede yıkalım…
…/…


Aşkı bilmeyene tuhaf gelir sözümüz… Gönül… Aşkı bilmeyen, bizim bu kelâmımızın cebinde sakladığı merâmı da çözemez! Unutma, ey yâr için yardan attığım deli gönlüm! Yâr dediğimiz gökte hilâldir ve naz ederek salınır. Biz dahi yıldız olduk o yâre… Unutma! Gök, siyah kadife kaftanını giydiği vakit, hilâl, yıldızsız gezemez! Bundan gayrı söze ne hâcet… Yâr hilâlim olmuş ya, Hak emriyle helâlim de olacak işte…
Gözüm kapıda, kulağım kirişte…
 
ALINTIDIR....

((Sen Yar De ve Sus!..))

Sen Yar De ve Sus!..
 

Bu gün, kendime yüreğimin iklimini yaşamayı teklif ettim..

Bana, “yâr” de ve sus!dedi…

* * * * * *

Boyun büküyorum.
Bir sabâ yeli esse de yüreğimin güneyinden,
Ruhuma dostluk teklif etse..
O zaman bitecek bu ikilik!
Ayaklarım, yüreğime tabi olmanın izzetiyle en güzel mekanların konuğu olacak..
Bir gün bitecek bu ikilik!
Tek olan, huzuruna alacak; huzuru verecek yüreğime;
Lisanımda hafîden bir ses:

A L L A H

Dilim damağımla vuslatında daim olursa su tadında yaşayacağım hayatı, dilim damağıma susuzluktan yapışmış gibi bile olsa…

* * * * * *

Dizini dizlerine dayayıp, ellerini tutup ahitler vermeyi dilediğim efendim,
Beni bırakma!
Gerçekten ben senin ellerimden tutmana her zamandan daha ziyade muhtacım…
Bir sevr sıcaklığı…
Bir “la-tahzen!” lisanı,
Bir sabır tavsiyesi…

* * * * * *

Ey Yâr!
Ben, senin katından gelecek olan her hayrın fakiriyim..
Yakınlığını hissettir bana,
Yak-ışını hissettir...

...AMİN...
__________________


ﻉ .ﺵ .ﻕ

Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır Aşk...

Ve tadını en iyi Yusuf'un gömleği bilir...!!!


3月19日

((Suya susuz bakmak…))

 
 
 
 
Suya susuz bakmak…

SU SUSKUN değil, dalga durgun değil… Dinlenirse suyun sesi, çözülürse dalgaların dili, derinliklere inilir, yükseklere çağlanır.

Su sırlarla sarılı, dalgalar hikmetlerle dolu… Su hayat, hayat ise su gibi akıcı ve dalgalı… Bir damla su ile başladı hayatımız, dalgalana dalgalana bu hale geldik ve bir damla olarak yine toprağa düşeceğiz.

Bir damla suda ne fırtınalar kopar, ne coşkular yaşanır… Suskunluklar soluklanır, kederler derlenir, elemler devşirilir… Durmadan dalgalanır dalgalar…

Deryada damla, damlada derya saklı… Kâh olur bir damla koca deryayı yutar, kâh olur deryada kaybolur büyük bir dalga…

Dalgaların hep aynı olduğunu ve her dalganın değişmeden düz aktığını kim söyleyebilir? Deryada doğan bir dalga ne değişimlerden geçerek sahil sayfasına imzasına atarak noktalanır. Birbirine benzer fakat aynı değildir dalgalar… Her biri ayrı bir nokta koyarak farklı şekillendirir hayat sahilini… Bütün noktalar bir noktaya dolar; sonsuzluk duası… Hüznü ve coşkusu budur denizin; yükselişi göğe güneşe daha fazla yakın olma ve yansıtma çoksusu, dökülüşü ayrılık sancısıyla inleyişi…

Dalgaların dili ışığın renklerini söyler… Suyun renksizliği renklerin şarkısıdır… Şiirdir su; sessizliğin derinliğinde çağlar… Üstü ne kadar dalgalıysa, altı o kadar duru ve derindir… Nice canlının, nice bitkinin beşiğidir dalgaların altı… Yeryüzü yeşilliğinin yüzde seksene yakını denizlerin derinliklerinde olduğu düşünülürse hayatın nerede doğduğu ve yaşadığı dimağlara dökülür.

Su boğmaz dimağların sığlığı boğar. Dalgalarla yüzmeyi öğrenen dertlerle yatar, devalarla uyanır… Sabır suların sonu sahil selametlerdir… Yunuslar niye göğe sıçrar ki; duamızı duyun diye…

Kâinatın vücud âlemine yansıması ilkinde bir damla gibi olmadı mı? Damladan deryalar doğdu; yıldızlar, galaksiler raksa başladı… Hayata beşiklik etmekle güldü dünya… O derya kıyametle tekrar bir damlaya dönüşmeyecek mi? Kâinatın bütün dalgalanmaları sonsuzlukta tekrar doğma duası değil mi?

Tıpkı küçük âlem insanın büyük duası gibi… Biri okuyor diğeri âmin diyor kendi lisanıyla… Duasızlıkta boğulansa sonsuzluğu yitiriyor.

Dua damlalarla dolarsa kalp kabı, Nur denizler coşkudan taşar, hakikat renkleriyle raksa başlar, dimağlar hikmetle dolar, vicdan sükûna erer… Duadan inleyen bir kalp deryaları kurutur, damlaları deryaya dönüştürür…

Kabir sahiline vuruncaya kadar dua dalgalanmalarına devam, kâinat da kıyamet duvarına çarpıncaya dek… Soru ve sorun noktayı nerede, ne zaman koyacağımızda değil nasıl koyacağımızda.

Susuzluğumuz duasızlık… Yağmursuzluksa duanın çağlayış vakti… Yunus nidalarla inleme zamanı…

Suya susuz bakarsak dimağ denizi durgunluk ve dalgasızlıkta kokuşur, kararır kalp ummanı…

Dua suyu âleminizi doldursun, hikmet çağlayanlar kabre kadar kalbinizde eksik olmasın…

Gönlünüze damlayan bir damla olmuşsam, işte o benim duam… Ummanlar kazanmış kadar sevineceğim.

Evet, yağmurlar yağsın, yere de yüreklere de…  
 

 
3月17日

O DİYARIN SAKİNLERİ...

O DİYARIN SAKİNLERİ...
 
O DİYARIN SAKİNLERİ, seven ve sevilen kimselerdi. Birbirlerini imanın gereği olarak severler ve yapmacık olan her şeyden kaçınırlardı. Din kardeşlerine imanları ne ise yüz hatları, minik hareketleri de aynı olurdu. Kardeşlerine dıştan bir türlü içten başka türlü katiyyen davranmazlar ve bunu nifak alameti sayarlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ, şakadan da olsa din kardeşlerini telaşa düşürmezlerdi. Müslüman bir kardeşi telaşa düşürmenin kötü bir amel olduğunu kabul ederler, latife cinsinden de olsa telaşa kapılacak hareketlerden uzak dururlardı.
Kardeşlerini hakir ve küçük görmezlerdi. Daima karşısındaki kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederlerdi. Kardeşlerinin üzerinde yara bere görseler, onunla ilgilenirler, yarasını temizlerler, hatta temizlemek için bez parçası bulamasalar ağız ve dilleri ile temizler, sonra ağızlarından çıkarırlardı. Bugün okuduğumuz zaman çocuklarımızı tiksindiren bu hadiseler, o diyarın sakinlerinde alışılmış ahlaklardandı. Çünkü o zümre gerçekten Allah'a iman etmişlerdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, müslüman kardeşlerine lanet okumazlardı. Hatta onlardan birisi için şöyle anlatılır;
O, şaraba düşkündü. Bir türlü nefsinin dizginlerini eline alamamıştı. Ceza olarak, had vurulur, sonra serbest bırakılırdı. Yine bir gün içmişti. Tuttular ve ceza verileceği meydana getirdiler. O, orta yerde, etrafı nıüslümanlardan halka olmuştu. Kalabalığın yanına gelen Hz. Ömer, adamı tanır tanımaz: "Hay kahrolasıca, yine mi sen?" dedi. Rahmet ve şefkat peygamberi derhal:
"-Ona lanet okumayın, Allah'a yemin ederim ki, ben onu tanıyalı beri hep Allah ve Peygamberini sever." buyurdu. İşte böyleydi. Hayatlarının her bölümüne iman hakim olmuştu. Her işlerinde ibret ve tatlılık vardır. Yıkılır mıydı bu insanlar?
O DİYARIN SAKİNLERİ, müslüman kardeşlerinin aleyhinde konuşmazlardı. Çünkü biliyorlardı ki, birisi başka bir kardeşi aleyhine konuşursa, konuşanın şahitliği artık kabul edilmez. Ne ağır bir durum. Onların yanlarına gelen biri, şayet başka birinin aleyhine de konuşsa, konuşanın ağzının payını verirler ve konuşmasına mani olurlardı. Yine bilirlerdi ki, bir kimse laf getirirse, karşı tarafa da laf götürür. Müslümanın şahsiyetini alaşağı edecek bu kınanmış ahlaktan şiddetle kaçınırlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ, eğer kardeşlerinden birinin kalbini kırmışsa onunla barışıp, helalaşmadıkça gözlerine uyku girmez, sanki sema altında en ağır günahı işleyenin kendileri olduğunu zannederlerdi. Yine bir gün şu hadise vâkî olmuştu. Kızgınlık eseri olarak Ebû Zerr (r.a.), Hz. Bilal'e: "Yebnes sevda, ey siyah (kadın)'ın oğlu!" demiştir. Bu söz ise, Bilal (r.a.)'in çok zoruna gitmişti. Dert ortakları Peygamberimize gitti ve Bilal ile arasında geçeni anlattı. Resûlullah (s.a.v.) Ebû Zerr'i çağırttı ve "Sizin üzerinizde cahillik izi görmekteyim", buyurdu. Ebu Zerr doğruca Hz. Bilal'in evine gitti ve kapısının önüne yattı. Bilal (r.a.)'ın bundan haberi yoktu. Kapıyı açınca yatan birini gördü. Kapının önüne yatan Ebû Zerr idi ve şöyle demişti: "Bas ya Bilal, ayaklarınla yüzüme bas ve geç! Vallahi ayaklarınla yüzüme basıp geçmedikçe buradan kalkmayacağım..."
O DİYARIN SAKİNLERİ, işte böyleydi. Çünkü cidden iman etmişlerdi. Bizler hiç böyle miyiz acaba? Birbirimize küskünlüğümüzün sebeplerine hiç eğildik mi? Birbirimize taşıdığımız buğz, kin, nefret gibi müslümanda bulunması caiz olmayan kötü hasletleri Allah'ımıza nasıl izah edeceğiz? Düşündünüz mü hiç? Hayatınız boyunca Allah için bir kimseye buğz ettiniz mi? Hayır, hayır... Nefisler için belki evet, fakat Allah için hayır. Allah için buğz edenler istisnadır.
O DİYARIN SAKİNLERİ, birbirlerinin gizli hallerini araştırmazlar. Hep kendileri ile meşgul olurlar ve "ey hataları örten Allah, bizim hatalarımızı ört" diye Allah'a dua ederlerdi. Sonra şu hususa da imanları tamdı. Yüce Allah bir kuluna ihsanda bulunursa, kendi, kusurları ve hataları ile meşgul eder ve başkalarını unutturur. Yok bir kuluna bu iyiliği murad etmez ise, kendi hata ve kusurlarını unutturup, başkaları ile meşgul ettirirdi. Düşünüyoruz da, bizlerin çoğu ikinci sınıfa giriyoruz. Hep başkalarının ayıp ve hataları ile meşgul oluyoruz da kendimizi unutuyoruz...
O DİYARIN SAKİNLERİ, günah işleyene değil günaha buğz ederdi. Öyle ya, günah işleyen birine buğz edilse o adamı kaybetmek olur. Kendisine değil de işlediği günaha buğz edilirse, adam kurtarılmış olur. Şöyle bir düşünelim, adamın birisi, uçuruma düşse yardıma çağırsa, adamı kurtarmak için acele ederiz. Aynen bunun gibi, günah çukuruna yuvarlanmış olan birine, şahsına buğzettiğimiz zaman adamı ebediyen kaybederiz. Fakat ameline, günahına buğzedersek adamı kurtarma ihtimali çoğalır. Suçlu, işlediği suçu bırâktığı zaman yine kardeşimizdir. Onun için o diyarın sakinleri günah işleyenlere değil, işlenilen günaha buğz ederlerdi. ,
O DİYARIN SAKİNLERİ, herkes ile iyi geçinir ve tatlı dille konuşurlardı. Tatlı dil, yumuşak söz, bütün peygamberlerin müşterek hususiyetleridir. Bir mü'minin, din kardeşine en büyük hediyesi ve onu tatmin edecek bahşişi, güler yüz ve tatlı dildir. İşte o diyarın sakinleri bu hediye ve bahşişleri birbirlerine çok çok sunarlardı. Biliyorlardı ki, dünyada kimse kalmayacak, herkes ölüp diğer alemde buluşacaklar.
Yunus'un demiş olduğu gibi: "Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz..."
O DİYARIN SAKİNLERİ, bizler için bir aynadır, bir misaldir, ölçüdür, terazidir. Herkes kendisini onlara bakarak düzeltsin, tartsın. Hep beraber haklarında hiçbir ihtilaf olmayan bu altın zincirin takipçisi olalım. Çünkü onların hayatı sahih
bilgilerle, Kur' an ayetleri ile tespit edilmiş ve Allah onlardan razı olmuştur.
 
3月16日

Rabbim, Senden başka kimim var benim?

Rabbim, Senden başka kimim var benim?

88477pinkrosemottledbcksj2glbs7ks2ru2

HER YENİ başlangıç beni müthiş heyecanlandırır. Bu bazen elime aldığım yeni bir kitabın ilk sayfası olur. Bazen de bir ağacın dallarındaki tomurcukların uyanışı. Bazen bir bebeğin ilk adımlarını atışını seyretmek de olabilir.

Eğer şuurunuz açık ve duygularınız uyanık ise, hemen söyleyeyim hayatta karşılaşacağınız sürprizler hiç de az değildirler. O gün ne yapacağınız ne yakalayacağınız, biraz da sizin duruş ve bakışınıza bağlıdır.

Tecrübeli bir balıkçının dediği gibi:

“Yakalayacağınız balığın cinsini belirleyen, elinizdeki yemin kalitesidir.”

Hayat tıpkı bir ayna gibidir. İçinizde ne taşıyorsanız, dışınızda onu buluyorsunuz. Yaşamak, hayatı başıboş bir şekilde tüketip bitirmek demek değildir. Yaşamak, o hayatın iman ile hakkını vermektir. Hayatın hayatı iman iledir, inanç iledir. Hayatın kemâli ise, her daim devam iledir. Yüce Yaratıcı ile bağını koparan bir hayat, zindandan farksızdır, karanlıktır. Sürekli nur, bitmeyen ışık Ondandır. Hayatın sahibindendir, onu yaratandan gelir.

Yoksa birçok insanın yaptığı gibi hayat, yaşamak zorunda kaldığı ve asla kıymetini bilemediği bir şey olup çıkar elimizden. Elbette hayatın gayesi bu değildir. Aksi halde hayat en büyük bir nimet iken, en büyük bir azap olur. Gençliğinde ya da hayatının bir döneminde böyle yaşayan, sonra da bu yanlışı fark edip hidayete eren ve dosdoğru bir hayata yönelen nice insanlar var.

HAYAT bir defadır ve ancak dosdoğru yaşamaya yetecek kadardır, çok kısadır. Hayatın kıymetini belirleyen hayatın kendisi değil, hayatı bize kim verdiyse o olabilir. Allah (c.c.) nasıl bir hayat yaşamamızı istiyorsa, biz ancak ona uygun yaşamakla bu hayatın kıymetini anlayabiliriz. İdeal ve gerçek hayat budur. Gerisi boştur.

Böyle bir gün, hayata yeniden doğduğumuz, merhaba dediğimiz o gündür. İşte böyle günlerden bir gün, baharla beraber ruhumun da uyandığı bir sabah, parkta bir bebeğin ilk adım atışlarını seyrettim. Genç bir baba, iki elinden tuttuğu yavrucuğunu yürütmeye çalışıyordu. Bebek çok heyecanlıydı. Adımlarını dizden kırıp atıyor, dilini ısırıyordu. Bir yandan da böcük böcük gözlerle bakınıp hedefine ilerliyordu. Parkın bir köşesinde durup, baba ile çocuğun macerasını ve birbirlerini kucaklayıp sarılışlarını seyrettim.

15yn3nn513sf418533631019c4ef69c1ff51lq4

Çocuğun, babasının kucağına atıldığındaki sevincini bir görmeliydiniz. Benim bir kucağım, bir sığınağım var diyordu âdeta. Ne olduysa, birden o çocuk gibi ben de kendimi Rabbimin rahmet kucağına atmak istedim. İçimde bu arzuyu coşar buldum. Dilimde dua gibi bir söz peyda oldu:

“Ey Rabbim senden başka kimim var benim?

Rahmetinle sar, sarmala, tut kucakla beni

Rabbim, senden başka kimim var benim?”

O anda bu duanın bütün benliğime yayıldığını hissettim. Anladım ki, ben yalnız değilim. Dualarıma cevap veren bir Rabbim var. Ve O bana çok yakın. Ne kadar güçlü olduğumu, bana, en güçsüz olduğum bir anda hissettirdin Rabbim. Şükürler olsun, hamdüsenalar olsun. Rabbim, senden başka kimim var benim?..

HAYAT bazen çıkmazlara giriyor ve bir yerlerde düğümleniyor. Sonsuza yolcu olan bir ruhun arzularını, bu sonlu ve fani dünya karşılayamıyor. İnsana ne verirsiniz verin, o gözünü ötelere, cennete dikmiş. Burada yapılması gereken tek şey var. Geç kalmadan Ona yönelmek, Ondan istemek. Hem de çok istemek… Çekinmeden isteyin. İsteyin, isteten verecektir mutlaka. Allah (c.c.) vermek istemeseydi, size bu istemek duygusunu vermezdi. Çekinmeden isteyin. Ne olur istemeye devam edin.

Bunu yalvara yakara söylememin bir sebebi var. İzninizle onu da anlatayım. Allah ve Dua kitabımızı imzalarken, sohbet ettiğim, konuştuğum bir çok okuyucumuzun itirafları oldu. “Biz bu kitap sayesinde dua etmeyi öğrendik, duayı böyle bilmiyorduk…”

Âcizane bizim de kendilerine bazı tavsiyelerimiz oldu. Önce kendimize mahsus bir dille ve samimi bir kalple Rabbimizle, yaratıcımızla konuşmanın çarelerini bulmalı, yollarını araştırmalıyız. En küçük hacetimizi dahi Ondan istemekten çekinmemeliyiz. Bu çok güçlü bir iman ve inancın da gereğidir. Aslında dua bir ibadettir, ibadetlerin karşılığı ise ahirettedir. Kulun, derdini ihtiyacını Rabbine iletmesinin, açmasının bir aracıdır dua. Birbirimizle bu kadar konuştuğumuz halde, Rabbimizle hiç konuşmamak olacak şey mi? Ruh bu uzaklığa, Onun rahmetinden ayrı kalmaya ne kadar dayanabilir ki? Sığının Ona yönelin, kalbiniz huzur ve sükûn bulsun. Yaşadığınıza şükredin, hem de her nefes için.

HALİ vakti yerinde bir arkadaşımın hanımı, şu sıralar doğum öncesi bir rahatsızlığa yakalanmış. O kadar ki, nefes alamamış, hastane seferber olmuş hemen. Elden gelen ve yapılacak pek bir şey de olmayınca beklemişler, dua etmişler. Sonunda düzelmiş hastamız. Arkadaşımız eşine, “Bak” demiş, “bir tek nefes alıp vermenin ne kadar önemli olduğunu anlamız için Rabbimiz bize bunları yaşattı. Havadan, sudan yaşıyoruz diye belki de küçümsediğimiz bir nimetin kıymetini bize bildirdi” demiş.

Bir nefes almanın kıymetini, ne demek olduğunu onu kaybetmeden anlamıyoruz. Her şey zıttıyla bilinir: gece gündüzle, sıhhat hastalıkla, açlık toklukla. Zıtlar devreye girmeden eldeki nimetlerin kadri kıymeti maalesef bilinmiyor. Rabbim, kıymetini elindeyken bilenlerden eylesin.

Küçük bir çocuk ağlıyormuş, “Niye ağlıyorsun?” diye sormuş, yanına yaklaşan yaşlı bir bey. “Amca” demiş. “Bir liramı kaybettim.” Ağlama” demiş, yaşlı adam, tutmuş çocuğa bir lira vermiş. Çocuk bir lirayı almış ama, bu defa sesi daha fazla çıkmaya başlamış. Yaşlı adam, “Peki evlâdım şimdi niye ağlıyorsun?” diye sorunca, çocuk, “Amcacığım o bir lirayı kaybetmeseydim, şimdi iki liram olacaktı” demiş.

Biz de bazen o çocuktan farksız oluyoruz. Hayatı güzel yaşamaya başlayınca bu defa geçmiş günler için üzülüyoruz. Keşke o günleri de heba etmeseydik, adam gibi yaşasaydık, elimizde bir değil, iki güzel ömür olsaydı istiyoruz ama onu da tövbeyle değiştirmek mümkün. Tövbe eden bir insan Rabbinin af ümidini içinde daima taşımalı ve yaşamalı. Aksi halde şeytan “Nasıl olsa senin günahların affedilmemiştir” diyerek o insanı aldatıp, eski günahlarının batağına çekebilir. Rabbimiz hepimizi muhafaza eylesin.

Şu kıssadan hepimize bir hisse var sanırım.

Feridüddin Attar’ın ünü cihana yayılan eseri, Mantıkut-Tayr (Kuş Dili)nde, tekkeye gelen bir sarhoşun hikâyesi vardır. Sarhoş ağlayıp sızlayıp ortalığı karıştırmış, sonunda yığılıp kalmıştır yere. Tekkenin şeyhi yanına gelmiş ve “Neden ağlıyorsun? Elini bana ver, kalk!” demiştir ona. Sarhoşun cevabı müthiştir:

“Ey Şeyh! Allah sana yardım etsin; elden tutmak senin harcın değil! Sen başını alıp git! Baş aşağı yıkılmak benim payıma düştü! Eğer herkes düşkünlerin elini tutabilseydi, karınca yiğitlik meclisinin baş köşesine kurulurdu. El tutmak senin işin değil, yürü! Ben sayıya geleceklerden değilim, çekil! Ey kendisinden başka bir var olmayan, ey herkesin feryadına ancak kendisi yetişen, benim imdadıma sen yetiş! Düştüm, benim elimi sen tut!”

İNSAN, beynine hangi alanda zevk almayı öğretirse beyni de ona göre çalışıyormuş. İnsan beynine yüksek ideallerden zevk almayı öğretirse, aklına, iradesine ve duygularına hâkim olmayı biliyor. Rabbim senden başka kimim var benim? Hedefinden, idealinden, yolundan, izinden ayırma, saptırma beni.

Kim senden daha fazla verebilir; kim senden daha fazla sevebilir; kim senden daha fazla gözetebilir ki bizi? Kim, kim, kim ey Rabbim?

Kim senden başka çağırmadan gelebilir; kim senden başka istemeden verebilir; kim senden başka sesimizi duyabilir?.. Kim, kim, kim ey Rabbim?

Kim senden daha fazla bilebilir; kim senden daha fazla affedebilir; kim senden daha fazla kördüğüm olmuş şeyleri çözebilir; kim senden daha fazla bizi önemseyebilir ki?..

Rabbim, senden başka kimim var benim? Kimsem yok benim senden başka ey Rabbim!..

Selim Gündüzalp

3月15日

Gecenin simsiyah sessizliğinde yine seni anıyorum ey sevgili.

Gecenin simsiyah sessizliğinde yine seni anıyorum ey sevgili. Yine seni anıyorum büyük bir hasretle, büyük bir sevgiyle…

 

Kayaları döven hırçın dalgalar gibi, deli deli esen çöl rüzgarları gibi, damla damla yağan yaz yağmurları gibi yine seni anıyorum ey sevgili, yine seni…

 

Acı poyrazlar bitmiş yerine koyu bir sükûnet dumanı çökmüştü.çaresizlik son demlerini yaşıyordu. Gül diyarının biricik gülü, sen ey resul yakıcı çöl sıcaklığında serin bir meltem gibi okşuyordun gönülleri. Sevginin doruklarına doğru bir tırmanış başlamıştı şimdi. Ruhsuz, kupkuru çöllerden gönül bahçelerine!

 

Sensizliğin soğukluğu titretirken vücudumu efendim, seni düşledim hicranla, umudun demir atmış limanlarında. Seni birilerine anlatmak, gönül ikliminden kopup gelen duyguları paylaşmak istedim. Belki kalbimdeki ateşi birazcık dindirebilir hissiyle. Yaradan aşkıyla dolu yüreğini biraz da olsun hissedip gözyaşı dökme umuduyla… umutlarımın boşa çıkmayacağı dileğiyle kalemimi sana açıyorum ey sevgili. Hoş geldin sayfama, hoş geldin kalemime, hoş geldin hasret dolu yüreğime diyorum.

 

Sonbahar mevsimine döndüm ey sevgili. Her geçen gün bir şeyler eksiliyor bedenimden. Kurumuş yapraklar gibiyim. Bir o yana, bir bu yana sallanıyorum. Sensizlik beni bilinmezliklere sürüklüyor, sensizlik beni uçurumlara yuvarlıyor. Ucu bucağı görünmeyen nihayetsiz uçurumlara.

 

Dipsiz bir azabın kuyusundayım ey sevgili. Sensizlik yüreğimi hançerliyor, tıpkı görünmez bir kamçı gibi şaklıyor ruhumun en derinine. Seni düşünmeden bir anım bile geçmiyor, seni düşünmeden bir günüm bile geçmiyor…bu çaresizlik omuzlarıma ağır bir hüzün gibi çöküyor. Gönül ağacımın dalları hasretine tahammül gösterip eğildi; ama henüz kırılmadı. Bu hazin tablo ne kadar sürer bilmiyorum. Ey sevgili, tek bildiğim sana kavuşmadan bu hasretin bitmeyeceği.

 

Kalbime damlayan hüzün damlalarında seni duyuyorum ey resul. Sana olan hasret kalmışlığımı gözyaşlarına vuruyorum. "kalp hüzünlenir,göz yaşarır" demiştin ya işte bu yüzden. Belki senin sahabelerin gibi ağlayamıyorum. Ömerin gibi, fatıman gibi olamıyorum; ama yine de senin aşkınla ağlıyorum, yüreğimi yakıp kavuruyorum. Aklıma senin için ağlayan hurma kütüğü geldi. Hani her zaman hutbeni okurken ona dayanırdın. Bir zaman sonra ashabın minberini yapınca ona dayanmaktan vazgeçmiştin. Bunun üzerine senin yokluğuna dayanamayan kütüğün, iniltilerini duymuştun da onu teselli etmiştin. Şimdi, ey sevgililer sevgilisi bizim iniltilerimizi kim duysun, kim duysun da bizi teselli etsin?

 

Gönül deryamın en derinindeki inci, susuz topraklara su getiren sevgili, gönül bahçemde açan güller boyunlarını büktüler. Seni soruyorlar, seni arıyorlar. Güllerin efendisini arıyorlar. Gökyüzünde hüzünlenen bulutlar sana ağlıyorlar. Gözyaşlarını döküyorlar denize, seni arıyorlar sevgililer sevgilisini arıyorlar…

 

Sis dağının perdelerini aralayarak mübarek hayatından kesitler geliyor gözlerimin önüne. Uhud'daki kahramanların geliyor. Senin öldüğünü zannedip hüzne kapılan ashabına, "niye burada oturuyorsunuz, o öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız?"diyen sahaben canlanıyor gözlerimde. Öyle bir atılmıştı ki savaşa bu cesur yiğit, savaş sonunda kız kardeşi onu sadece tırnaklarından tanıyabilmişti şimdi ey resul, sana verilen onca can varken biz sensiz yaşayıp da ne yapalım?

 

zifiri bir karanlık çöküyor gönül alemimde. Umutsuzluğun derin uçurumlarında yuvarlanıyor gibiyim. Düşündükçe senin bize anlatmak istediklerini anlamayışımızın hüznü vuruyor ıstıraplı çehreme. Umutsuzluğun  dipsiz kuyusunda acılara doğru yol almaktayım artık. Sessiz çığlıklar yankılanıyor bu dipsizlikte. Tam umutlarım tükendi derken  bir ışık huzmesi yayılıyor karanlığın bağrına. Önce yaradan'ın rahmeti, sonra ey sevgili senin dilinden "kişi sevdiğiyle beraberdir" hadisi. Tekrar tüm umutları yüklenip yol alıyorum hayata. Umut ve umutsuzluk arasında sevgimi yaşamaya çalışıyorum. Umut, güz yaprakları gibi birer birer dökülürken her sonbaharda yere, ben yine de her baharda yeşereceğini biliyorum. Çünkü bahar sensin, umutsuzluğumu saran umut sensin!

 
Ey kainatın gülü seni sevince her mevsim bahar, her yağmur rahmet, her gece gündüz oluyor bana. Seni sevince hayat gül bahçesine dönüyor, dikensiz gül bahçesine… yüreğimde köpük köpük kabaran sevgi tomurcukları oluşuyor. Bu tomurcuklara yüreğimi teslim ediyorum. Bu tomurcuklara kendimi teslim ediyorum…

 

Sevgi dedim de, hz ebubekir düştü aklıma. Dost ebubekir, sıddık ebubekir… mağaradaki haliniz canlanıyor gözümde. Hani  mübarek başını koymuştun ya dostun dizine, o da sen rahatsız olmayasın diye kıpırdamaktan bile çekiniyordu. Ebubekir kalbiyle ve duygularıyla ölçemediği bir ruh halindeydi. Bu an bir ömre bedeldi sanki. Ama birden iliklerine kadar işleyen bir sancı duydu o güzel dost. Bir yılan sokmuştu ayağını. Ama bu sancı engellemedi o anki saadeti. Kıpırdamıyordu, Resulullah rahatsız olmasın diye. Ancak acıya daha fazla dayanamayarak iki damla yaş düşmüştü dostun gözlerinden, mübarek yüzüne. Sadece iki damla… ne güzel sevgi, ne güzel sabır. Sevgili'ye duyulan ne büyük bir muhabbet!

 

Ey sevgili, hasret kabuğum çatlamak üzere. Damarlarımdaki kan, vuslat için hücuma geçti. Yüreğimdeki sönmek bilmeyen ateş kıvılcımlar saçmaya başladı. Sensizliğin ufkunda kayboluyorum. Nereden estiği bilinmeyen bir fırtınaya yelken açtım gidiyorum. Öyle bir gidiş ki, geri dönmek imkansız…

 

Ey sultanım, alınlarda pırıl pırıl yanan, ahlakı kur'an olan sultanım. Biz senin gibi sahip çıkamadık çaresizlere, düşkünlere. Senin gibi sevgi gösteremedik onlara. Düşkünlerin kanadı, çaresizlerin ilacı olan sultanım, çöl sıcaklığında bile üşür, üşütür olduk insanları! Oysa biraz sevgi, biraz şefkat, biraz hoşgörü yeterdi.

 

Gönül dünyama rahmet meltemi estiren elçi, penceremi açan rüzgardan aldım kokunu. O rüzgarda bir kez daha hissettim senin yokluğunu. Bir kez daha sensizliğin soğuk şerbetinden doyasıya içtim. Durmadan kanayan yaramın aslında sensizlik olduğunu bir kez daha hissettim.ey sevgililer sevgilisi gönül kapılarını aralayarak hasret perdesini açıyorum. Hasretin kara saplı bir bıçak gibi sivrilip saplanıyor bağrıma. Çok acı veriyor bana, çok…

 

Gönüllere sükûnet veren,kalplere sevgisini serpen, "ümmetim, ümmetim!" diyen gönül rehberim, hasretin alevlendi. Yanık yüreğim hasret yumağına döndü. Sen gittin ya ey resul, cürüm tohumları boy saldı bedenlerde. Şehirler, hicretteki mekke sessizliğine büründü. Sevgin beni bir hâl etti.ey sevgili bu nasıl sevgi; sesini duymadan, yüzünü görmeden,gözlerine bakmadan ey sevgili bu ne dehşetli sevgi? Hasretin vurdu tüm gönülleri. Hani baharı sessizce bekler ya tohum, işte öyle bekliyoruz seni ey sevgili. Sevgiyle, hasretle ve umutla…

3月13日

Bu gece ay görmelisin(( O VAR)

Bütün Sevdiklerin Elden GittiyseO var...

Kalacak Kim Var ki Dost TomarındanO var...

Sana Daha Yakın Şah DamarındanO var...

Arama İlaç Yok EczanedeO var...

Yıkılmaz DayanakKırılmaz DestekO var..
 
Tekten de TekBir TekTek Başına TekO var
 

Kaybettiklerimi buldum derken bulduklarımı kaybettiğimi anladığımda… Vuslatın aslının hasret olduğunun farkına vardığımda ve yandığımı sanarken yavaş yavaş söndüğümü anladığımda… Yitirdiğim benliğimi yitirdiğim yerde yeniden bulduğumda… Düşerken upuzun yollara ruhum karanlıklar ortasında…  Aşkın pazarında can satıp can alamadığımda anladım Yusuf Kuyuda… Yitmiş Yusuf’um kör bir kuyuda… Yakmış kuyuyu ruhunun nurunda…

Kaybettiğimde seni kuytularımda… İnme kuyulara Yusuf’um yiterim ardında…  Kenan’a eremez yüreğim… Yüreğim       canın(m)ın kuytularında… Uykumu bölen suretinin koynunda, yitir beni nurunda… Kuyunun nurunda kaybet canımı, erit ruhumu ruhunda…

Kuyuda can sırrı var Yusuf’um… Benimse can vermeye hevesim… Ruhumda izin var… Aşk pazarında cismim… Yitir beni sende gizli sesim… Sende yitmeye, uçup gitmeye, beyaz kanadına al çalmaya hevesli bir kuş misali canım…  Canımı, Canın(m)a düşür… Kanadıma al, canına canımı çal Yusuf’um…

Bırak kuyuya ben ineyim… Kenan’da ben yiteyim ve ben bileyim yitmenin acısını… Yitir beni, canımı canına lâyık kıl Yusuf’um… Yitir ki Canım canın(m)a lâyık olsun… Ve bu pazarda benimde bir alıcım olsun…

Akıl gönlün sırrını bilir mi hiç Yusuf’um al bana o da gerekmez… Divane olmadıkça o Can’a erilmez… Yitir aklımı da… Yitir Aşk’dan gayrı ne varsa ruhumda…

Can sırrı kuyularda gizli Yusuf’um… Kuyuda yitmeden can olunmaz, can alınıp can satılmaz Yusuf’um… Yitmeye lâyık kıl ruhumu… Yitir ki Can olayım yitir ki can bulayım… Yitir ki ermeye canın(m)a lâyık olayım…

Ve aldırma… Diyorlar ya “Âşıklar ölmez Yusuf’um…

Âşıklar ölmez…

 

 

 

1.

Rivayet odur ki: bir gece bir kisi çaldı kapisini ve ona “bu gece ay görmelisin yoksa isimaz yüregin” dedi ve gitti iste hersey o gece basladi, o gece diger gecelerden farksiz bir gece “bu gece ay görmeliyim yoksa isimaz Yüregim” dedi ve düstü cöle /züleyha! Ay cöle düserse  cöl nere düser/ “bu askin ay haliydi bunu bildi”

2.

Ve o gece cölde nice bin yil yol aldi en sonunda bir kuyuya eristi susadi su almaya uzandi ve iste o an ansizin önündeki kuyuya gökten bir ay düstü birden ısıdı yüregi sanki ay kuyuya degil yüregine düsmüstü hayal miydi düs müydü gercekten görmüsmüydü anlayamadi anlayan da bulunamazdi cünkü o an cölde yapayanlizdi ama bir seyi anlamisti bu askin ay haliydi bunu bildi /iste bu askin ay halinin hikayesi ve simdi karar senin hikaye böyle mi baslasin/ “baslayacaksa bu hikaye gözlerinle baslasin”

3.

Baslayacaksa bu hikaye gözlerinle baslasin. Gözlerin hem kaderin hem kederin gözlerin yakup kadar hüzün yusuf´un atildigi cöldeki kuyu kadar derin gözlerin beni benden eden en mahrem yerin gözlerin YUSUF´a can YUSUF´a vatan YUSUF´a zindan gözlerin misir´a sultan simdi ben gözlerinde sürgünüm her gece zindanda düsümde gözlerini görüyorum sonra uyanip gözlerini aciyan yaralarima sürüyorum /züleyha! Gözlerin bana ne çok dolunay/ “YusuF cöldeki kuyudan daha derin gözlerine düsecektir züleyha´nin”

4.

Yazgi kesin: “YusuF cöldeki kuyudan daha derin gözlerine düsecektir züleyhanin” ve sicak ve kursuni bir cöl aksaminda YusuF´un gözleri züleyha´nin gözlerine degdi ve YusuF boynunu büküp yazgisina boyun egdi ve birakti kendini züleyha´nin nemli gözlerine böylece yazgi yerine geldi YusuF züleyha´nin gözlerine düstü iste o an kurtarmak züleyha´ya düstü YusuF´u çöldeki kuyudan daha derin gözlerinden cünkü kervan gecmezdi züleyha´nin gözlerinin civarindan yükleri arasinda bir YusuF tasimayan /züleyha! YusuF´a saraydir nemli gözlerin/ “YusuF dokununca yandi saclarina züleyha´nin”

5.

Züleyha saclarini düsürdü gözlerinin üstüne YusuF tutunup ciksin diye. YusuF dokundu saclarina züleyha´nin YusuF dokununca yandi saclarina züleyha´nin iste o an bir rüzgar esti çölün derinliklerinden züleyha`nin saclariyla birlikte YusuF´u da savurdu züleyha´nin saclari YusuF´u yakti kavurdu /züleyha! YusuF saclarini okşasa saclarin yildizlanir mi de bana yusuF züleyha´yi saclarindan tanir mi/ “YusuF´un ay kadar aydinlik sözleri ışıttı geceyi”

6.

YusuF aşkın yaktiği bir yüz hüznünü gizleyemedigi bir göz ve her kelimesi züleyha´nin icine isleyen bir söz ile basladi konusmaya o an gök sustu, yer sustu, rüzgar sustu, nil sustu, gece sustu ve sustu züleyha birtek YusuF konustu.. ne gök duydu YusuF´u, ne yer duydu, ne rüzgar duydu, ne nil duydu, yanlizca geceyle züleyha duydu ve gece isidi birden tıpkı çölde YusuF´un ay düşen yüreği gibi bir anda YusuF´un ay kadar aydinlik sözleri ışıttı geceyi  züleyha YusuF´un sözleri işitmaz mi geceyi/ “ben YusuF ben ki mah-ı kenan´im ezelden seninle birlikte yazildi adim”

Ey çölde aradigim ay, ey bana bagislanan saray, ey ugrunda zindanlar yattigim ve aski kendisiyle tatttigim leyla, ey yırtık gömlegimdeki koku, ey sicak yaz aksamlarinda ay nil´de cogalirken dinledigim ölümsüz sarki, ey beni benden eden misir´a sultan eden züleyha gözlerine düsüp saclarina tutundugum, ey ulasmak icin cöller asip gkte ararken yerde buldugum dinle beni! Ben YusuF benki mah-ı kenan´im ezelden seninle birlikte yazildi adim /züleyha YusuF konusursa züleyha konusmazmi/

7.


Züleyha konusmak icin yutkundu ve sustu “...” konusursa YusuF´un gömleginin yeniden yirtilmasindan korktu ravi üc nokta koydu  burda züleyha`nin sususuna üc nokta... çöl kadar sicak, ay kadar parlak, nil kadar uzak üc nokta... bu hikaye bitsin diye... /züleyha! Üc nokta yetmez mi anlatmaya YusuF´a olan askını/
 

.

 

((SEVGİLİ))Fincanın ummana sevdası

Fincanın ummana sevdası
Sevgili,

Korkuyorum

Seni bulamamaktan,bulduğumu sanmaktan,bulup da

Kaçırmaktan,bulduktan sonra hakkıyla yaşamamaktan korkuyorum

Bulmayı arzulamak ne kadar karşı konulmaz,bulmak ne kadar uzak

Bulma yı umut etmekse;hayat kaynağım,dayanağım,varlığım

Sana kavuşmak ne kadar var olmaksa benim için,seni kaybetme

korkusu o kadar yok olmak

Ne varlığımdan eminim ne de yok olduğumdan.Bu masalın sonu nerede

nasıl

biter murada erer miyim bilmiyorum

Sevgili içimde gamlı bir sonbahar ezgisi

Hasretim dağlarca omzumda

Hasretim,ağzımdan alevler saçan ejderha

Ah,bu ince sızı!

Ah , bu sebepsiz hüzün

Ah,tüm ayrılıkların acısını yüreğime taşıyan ,

adını bir türlü koyamadığım kara sevda

Ağlamak,kelimelerin ardına sığınmak,çözüm değil.

Sevgili,

Demişsin ki :

Ne yere ne de göğe sığmadım,mümin kulumun kalbine sığdım

Kalbime baktım minicik bir fincan,

senin aşkın sonu olmayan engin bir deniz,uçsuz bucaksız umman.

Fincan denize müştak ummana sevdalı

Aşkın,yaralı kalbime şifa

Aşkın çok ağır..

Kalbim şu haliyle bu yükü kaldıracak kalp değil

Bana senin yükünü,hakkıyla taşıyacak kalp ihsan eyle


Amin
 
3月11日

((Sen varsan Yâr, Herkes bana Yâr...))

 

Aradığım sendin güle dönerken şafaklar, küllenirken akşamlar…
Gül kızıllığında müjdeler aradım ebrulî bulutlardan hüzme hüzme süzülürken ışıklar.

Çöl benim içimde, acı benim içimde. Mecnun’un, geceler ve gündüzler boyu Leylî iniltilerini bir ney gibi dinleyen kum taneleri ayaklarımın altında ateş ateş çoğalırken, geceyi özlüyorum.
Gecelerde dolunaylar gibi doğasın diye ufkumda yâr!

Çölün sessizliğine düşerken yıldızlar, yüreğimin kuytularına serinlikler insin cennet cennet ne olur!
Bir aslan avcısının çölün hür ufuklarında geceyi yorumlayıp da,
“Ebedi ve ezeli Sevgilinin dört duvar arasına sıkıştırılamayacağını anladım.” deyişi gibi ben de gönül semalarımda yıldız yıldız beliren mühürlerine bakıp seni yaşamak istiyorum içimde ey sevgili!

Benim için her gül yaprağında sen, her yağmurda sen, her rüzgârda sen…

Varlığım seninle…
Zamana senin adınla mühür vuruyorum.
O mühürler ki, zamanın sonsuza uzandığı yerde ancak yine senin adınla açılır,
yine senin adınla okunur.
Gönlümün gaflet çölünde perişan düştüğü demlerde hasretimi affıma ferman say da ne olur ötelerin tütsüsüyle yeni mühürler vur yüreğime.
Zaman ırmağının donduğu ötelerde de açılacak sonsuza uzanan yeni mühürler.
Yüreğim seninle mühürlensin.

Adım, adınla bilinsin yâr!
Adımlarım ne yana dönse sana olsun.
Ki, sen her yanımdasın.
Biliyorum şah damarımda akan kan, daha yakın değil bana senden.

Yakınlığın gül tadında yanmaksa eğer uğruna,
ne olur beni de yak yaprak yaprak aşkınla.
Bin kerre bozduğum tövbelerden sonra yeni baştan yazılsın gecenin en mahrem saatlerinde aşk kitabım.

Kitaplar kitabından nasibime ilkin nasıl adın düşmüşse, yine öyle adınla başlasın satırlar.
Nice gönlü bin parçaya bölen Züleyha bakışlı güzellerin aşk sayfaları rafa kaldırılsın Yusuf kanatlarıyla.
Titreyen dudaklarımdaki son mühür, son isim, son çağrı son tat adın olsun…

Bunu affıma ferman bilirim.
Sen varsan yâr, her şey bana yâr!

Vücut zindanında sana müştak gönlüm nice baharlar yaşar adınla
yağmur yağmur, demet demet.

Mısır’a sultan olmak değil mi ki ışığa hasret köhne zindanlardan geçiyor,
beni de nefsin zindanında esarete mahkûm bir Yusuf say da,
arındır ve sonra da kavuştur özgürlüğüme yâr!

Bilirsin, özgürlüğüm, sana tutsaklığımdır.

Arzuların kör kuyusuna benim de atılmışlığım vardır.
Ne olur beni de Yusuf’lardan say, yolla ümit kervanlarını, sal rahmet kovanı.
Ufkum senin rahmetinle şenlensin. Göz sahillerimde dalgalar senin adınla coşsun.

Tesellim; hasretimdir, gözyaşımdır, umudumdur…

Bulut bulut dolan yüreğimden sana akıtıyorum gözyaşlarımı yâr!
Önce adın, sonra adımlarım…
Ben bir gelirken sen iki gelensin.
Benim için bana benden daha çok yönelensin.
Çağları aşan çağrılarınla günü beş parçaya bölerken,
Neolur her parça benim için bir altın dilim olsun secde secde sana yönelişlerimle.

((Zannediyor musunuz ki ...))

 
Zannediyor musunuz ki Yakup için Yusuf sadece bir evlattı...
Zannediyor musunuz ki Mecnun için Leyla sadece bir sevgili idi...
Zannediyor musunuz ki Bülbül için Gül sadece bir çiçekti...
Eğer sadece Yakup için evlat..
Mecnun için sevgili.. Bülbül için çiçek olsaydı anlam
Ne Yusuf için gözler kör edilirdi... ve gelene kadar dünyaya küsülürdü..
Ne Leyla için çöllere düşülür ölümü ile ölünürdü..
Ne de Gül için onca dikenine rağmen gözyaşı dökülür ve hala üzerine konulup kokusu koklanırdı...
Bunu anlamak için Yakup olmak lazım..
Sadece Yakup olmak değil Yusuf gibi evlat sahibi olmak lazım...
Bu da yetmez..
En önemlisi yakup gibi sevmek lazım.. Ve Yusuf'un yokluğunda gözleri dünyaya körleştirecek sevgi lazım...
Bunu anlamak için Mecnun olmak lazım..
Sadece Mecnun olmak değil Leyla gibi bir sevgili lazım.. Ve Mecnun gibi sevmek lazım..
Leyla'sı Mevla'ya ulaştığında onunla Mevla'ya gitmeye hazır olmak lazım..
Bu sevgiyi yüreğine canına işlemek lazım ki sevgi ve sevgili gittiğinde canı da onunla gitsin ki sevgili olmadığında o da olmasın..
Bunu anlamak için Bülbül olmak lazım..
Sadece bülbül olmak değil Gül gibi bir çiçek lazım.. Ve Gül'e bülbül gibi özlem duymak lazım..
Koklamaya geldiğinde batan dikenlere katlanmak ve akan kanı görmemek lazım...
Yusuf gelmeden kim açabilirdi Yakub'un gözlerini..
Leyla ölünce kim yaşatabilirdi Mecnun'u..
Gül'ü koklarken akan kanın kan olmadığını kim anlatabilirdi Bülbül'e.
    Tek bir olan biri
Yakubunda.. Mecnununda.. Bülbülünde Rabbi olan ALlah
Yusufunda.. Leylanında.. Gülünde Rabbi olan Allah
İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor..
İşte her şey tek bir şeyde son buluyor..
O hükmü kestiyse.. O hükmü yazdıysa
Artık ne göz açılabilir O izin vermeden
Artık ne can hayatta kalabilir O canı vermeden
Artık ne akan kan durabilir O durdurmadan
Sonu yok bu sevdanın O sonu kesmeden
Açıklaması yok bu sevdanın sevdayı gönle yerleştiren açıklamasını yapmadan
İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor..
İşte her şey tek bir şeyde son buluyor..
Çünkü bu cevabı bulunca tüm sorular en güzel cevaba ulaşıyor
Çünkü bu sonu bulunca en güzel başlangıç oluyor
Çünkü Or17;nu bulunca kayıplar en güzel kazanç oluyor..
İşte körleşmek.. aslında kayıp ama en güzel kazanç oldu Or17;nunla..
İşte ölüm yokluk gibi aslında ama en güzel varlık oldu Or17;nunla..
İşte kan.. en büyük acı aslında ama en güzel koku oldu Or17;nunla..
Yakup.. ne güzel oldu Yusuf ile.
Mecnun.. ne güzel oldu Leyla ile..
Bülbül.. ne güzel oldu Gül ile..
Aslında hepsi en güzel bir güzel ile güzel oldu MEVLA ile..
Onun için yaşamak.. Onun için sevmek.. Onun için olmak..
İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor..
İşte her şey tek bir şeyde son buluyor..
2月26日

(("Hayır her şey bitmedi!.." ))

"Hayır her şey bitmedi!.."



ÇİTLERİN KENARINA dizilmiş çiçekler gibi, dizilmişiz hayatın duvar kokan koridorlarına!..
Yine de biz, belki bu halimizle, evet şu halde, güzeliz efendim!..
Güzeliz, çünkü varız. Varız ve hiçbir şey bitmedi henüz.
Düş Vakitleri'nde Tarık Tufan diyordu ki:
”Ve son söz hâlâ söylenmedi.
Herşey bitmedi.
Hayır, Rabbin seni unutmadı...

Bu, kâinatın tek eskimeyen kitabından, Rabbimizden bir hitaptı. Duha’ydı. Bizlereydi...

Bir film yapımcısı olun ve gördüğünüz şeylerden kendinizce bir gösteri hazırlayın.
Çünkü, hayattan kareler gözlerimizin önüne düştükçe, ve her bakışta daha fazla kare yakalamaya çabaladıkça, işte o zaman anlaşılır gibi oluyor: Hayat ne geniş!..
Şu son soluğa kadar, öyle geniş ki...
Bugünden kareler misal...
Bugünkü filmim işte.

Ayakları sakat fakat yüzü gayet mütebessim, mutlu bir genç kız tezgâhtarlık yapıyor.
Sağlıklı iki ayrı genç kız, sohbet halindeler. Mevzu yeni alınan çantanın, kolyenin ve bluzun ne kadar yakıştığı, nelerle uyuşacağı. Bir otobüs yolculuğu boyunca bu heyecan.
Sınavlara hazırlanan küçüklerin ellerinde yaprak testler, kalemler, silgiler.
Kirlenmiş üstü başıyla gördüğü herkese elini uzatıp “Para!” diyen çaresiz meczup.
İdealleri uğruna sokaklara dökülmüş, broşür dağıtan gençler.
Mescitte kucağında uyumuş çocuğuyla Kur'ân okuyan anne.
Tüm kitaplarını okuduğu yazara son kitabını imzalatmak üzere kitapçıya gelen gencin heyecanı.
Okunan birkaç satır üstüne bir düşünce: “Ölüm, güzel!” Tıpkı Ölüm Son Değildir kitabında bahsolunduğu gibi...
Bir başka kare.. Ufacık kızına camiyi göstererek, “Bak kızım, Allah diyor!” diyen genç anne, çocuğunu severek “Kurban olurum seni yaratana!” diye ekliyor.
Anlaşılıyor ki, çocuklar çok iyi birer hediye aynı zamanda.
O'ndan gelen hediyeler...
O'na kurban olmayı, hayatını O’na hediye etmeyi hatırlatıcı belki.

Kareler birikmeye devam ediyor...
Bir hediye paketinin insanların öfkelenmelerine neden olabilmesi.
Kolsuz ve bacaksız bir amcanın ağzıyla muhasebe kaydı yapması.
Ve dahası...
Yeni tanıştığım bir ağabeyin elime tutuşturduğu ‘sabah duası.’
Yerde neşeyle zıplayan serçe.
Ve saire...

Parçasıyız biz de kent yaşamının.
Şanslıyız belki, türlü insan manzaralarına tanık olabiliyoruz.
Farkettim ki yeniden, biz yaşıyoruz!
İçimin kıpır kıpırlığı bundan olsa gerek.
Farkettim ki, işte şu duvar kokulu koridorlar, işte uçsuz bucaksız ovalar, işte okyanus, işte buzullar ve yanardağlar...
‘Bir işte...’
Çünkü
Nerede isek, hayatımızın sayacı orada geriye doğru çalışıyor.
Öyleyse,
Buradayım ve burayı seviyorum.
Yaşıyorum ve yaşamayı seviyorum!..
Çünkü biri dedi ki:
“Hayır, herşey bitmedi!..”
2月25日

EN SON KİMİ NE ZAMAN ÖZLEDINİZ ?

EN SON KİMİ NE ZAMAN ÖZLEDINİZ ?

Bazı duyguları hiç özler misiniz!

Özlerseniz belki o kaçırdığınız duygulara yeniden kavuşabilirsiniz diye düşünüyorum.

Önce bizzat özlemek fiili ile başlayalım. En son kimi ne zaman özlediniz?

Bir yerde rastladığımız eski bir arkadaşa sarf ettiğiniz sözleri kast etmiyorum.

-Nerelerdesin, özlemiştim seni!

-Aynen ben de öyle, seni merak ediyordum, bir süredir ortalıkta yoksun.

-Görüşelim.

-Muhakkak görüşelim, arayı bu kadar uzatmayalım! Öptüm.

-Mutlaka ara beni, yoksa küserim!

*

Katiyen yukarıdaki yaklaşım benim kastım değil. Bu sözler tekrar tekrar yaşadığımız karşılıklı sahtekârlığın dışa vurumu.

Sahtekârlığı iki taraf da yaptığı için kimsenin kimseyi yüzlemesi mümkün değil. Hatta sizi izleyenler de sık sık benzer sahtekârlıklara başvurdukları için çevredekilerin sizlere:

-Bre sahtekârlar! Birbirinizi özleseydiniz çoktan birbirinizi arardınız, demesi mümkün değil.

*

Sorum basit.

Etrafta hiç kimse yokken, kendi kendinize özlediğiniz kişiyi hatırladığınız, özlemin içinize oturduğu, burnunuzun sızladığı, gözlerinize iki damla yaşın biriktiği durum en son ne zaman oldu?

Ne zaman?

En son ne zaman bir insanı, hatta bir hayvanı veya bitkiyi gerçekten özlediniz?

En son ne zaman hasret içinizi kavurdu?

Gözlerinize yaşlar doldurdu?

Burnunuzu fena halde sızlattı?

Ne zaman?

Ben giderek özleme yeteneğimizi kaybettiğimizi düşünüyorum.

Sanki dünyada özlemeye değer hiçbir insan yok.

Sanki birini özlemek 21. yüzyıla yakışmıyor.

Sanki bu dünyada özlem tedavülden kalktı.

*

Ancak, özlediğim bir insan olmayınca sanki kimse de beni özlemiyor gibi bir duyguya kapılıyorum. Özlemeden ve özlenmeden yaşamaya başlayınca da sanki hayatın anlamı tamamen yitiyor. Ulaşılacak kimsesi olmayan bir insan boşluğa çakılmış gibi durmaz mı?

*

Saatlerdir beklediğiniz tren nihayet perona giriyor, üfleye püfleye duruyor, son dumanını havaya saldıktan sonra sesi tamamen kesiliyor. Ellerinde valizler, insanlar yavaş yavaş trenden inmeye başlıyorlar.

O yok!

Aman Allah’ım o yok!

Giderek trenden inen insanlar seyreliyor.

Peronda tam tek tük insan kaldığı sırada, trenin merdivenlerinde gözüküyor.

O zaman hatırlıyorsunuz. Hep böyle arkaya kalır.

İster istemez bir tebessüm dudaklarınıza yerleşiyor.

Göz göze geliyorsunuz.

İşte o, her şeye bedel gülümseme yine karşınızda.

Size kavuşup sarılana kadar geçen ‘an’ın tadına hayatta başka ne zaman varacaksınız?

Hatta bir daha böyle bir ‘an’ yaşayabilecek misiniz?

Yüreğiniz sanki ağzınızdan çıkacak, sarıldığında kokusu ciğerinize dolacak, farkına varmadığınız iki damla yaş gözlerinizden onun yanaklarına akacak.

‘‘O an için ömür bile verilir!’’

Özlemeyi, özlenmeyi çok özlüyorum!

2月14日

((Olmaz gönlüm,))

 

 

Olmaz gönlüm, olmaz öyle! Keskin sirkenin akıbeti malûm. Dört mevsimi yaşayan bir cennetin bağrında büyüdün de sen, onun için böyle bir baharı ve yazı özlersin. İstersin ki çabuk geçsin fırtınalı sonbahar, ayaza durmasın kışlar. Dedim ya, sen dört mevsim hesabını yaparsın yaşarken duygularını. Ama bilmelisin herkes buralı değil. Bilmelisin, güneş görmeyen yurtlar var.

Olmaz gönül, olmaz öyle. Yükün ağır bilmekteyim, baharı yaşamayanlarla kış nasıl geçer; onu da bilmekteyim. Ama şunu da bilmekteyim ki, sabredebildiğin ölçüde yaşarsın. Eminim ki, hayat sabra denktir. Ve sabır, tahammülün bittiği yerde filizlenir, maneviyat çeperlerini genişlettikçe boy atar, sırf Yaradan'ı düşünerek fiiliyatta bulunduğun zaman neşv ü nema bulur.

Sabır gönlüm, sabır!
İçine çekerken, zehir gibi gelir tadı, boğulacağını zannedersin. Kanın çekilir yüzünden, bembeyaz olur sîman; yutkunursun, geri döner içinde düğümlenenler. Başını eğmek istemezsin; ama kaldıramazsın da öyle göklere doğru. Ağlarsın, gözyaşın akmaz. Haykırmak gelir içinden, zangır zangır gürültüler habercisi olur titreyen ellerin. Konuşursun yalnızca kendinle, dökersin içini; senden başkası duymaz bilirsin bunu. Sitemlerin dillenir haklı olduğunca, bağırırsın rahatlarcasına, ama sadece kendi içinde, ama sadece Yaradan'la baş başa. Sonra gözlerin... Gözlerin nihai nokta olmak ister en sonunda. Durur öylece, bakar, bakar... Ve kimseler fark etmez neden donuklaştığını, kimseler anlamaz anlatmak istediği çifte derin mânâyı... Sonra çekip alıverirsin anlamlı bakışlarını ruhunu bir kenara bırakmışlardan. Yüzünü çekersin, yalan dünyanın yalancılarından. Alnındaki kırışıklıkları alıverirsin haberi olmayanların önünden. Doğruca bırakırsın asıl dergâha. Bağrına cennetler sığan seccadenin secdeliğine. Ve başlar böylece sabır maratonun. Korkma gönül, sen hele azmet sabır için, yüreğini koy ortaya, gör ne mânevî hediyeler paketliyor Yaradan...

En masumane tavırlarına gaddarca yaklaşanlar olacak belki. İçindeki çocuk hafife alınacak... Anlatmak istediklerin değil, anlaşılamamış yanların konuşulacak. "Olsun!" diyeceksin, yüzündeki gülümsemeyi kaybetmeden. Yine de hüsn-ü zan edeceksin. Allah için söylediğini yine Allan için olduğu yerde bırakacaksın. Yaradanı alıp yüreğine, sırtını dayayıp tevhidin çınarına, akıbeti ukbâda düşüneceksin. Ve kalbin şöyle bir hafifleyecek, damarlarına giden iyimserlik yolunu tıkamadığından...

Üzülüp acı çektiğin anlarda çileni hafife alanlar olacak belki... Öyle bir yanacak ki için, kimseye anlatamayacaksın. Günlerce ağlayacaksın gözyaşının lâhutî ikliminde. Sonra en yakınındaki, en yüreğindeki vuracak hislerini... Canım dediğin dönecek sırtını. Bir "ah!" çekeceksin derinden ve anlamaya çabalarken empatinin gücüyle, arkanı döndüğünde kimse kalmamış olacak. "Sabır" diyeceksin, yine sabır... Eyyüplerin torunluğuna yakışır sabır... "Bugün Allah için ne yaptın?" sorusu geldiği an kulağına, vereceği cevabı bulamayanların tedirginliği değil, en zor imtihanını başarıyla vermiş öğrencilerin rahatlığı olacak ruhunda. Başını yastığa koymadan "elhamdülillah" diyecek, rüyanda cennetten kesitler izleyeceksin belki... Ve sabaha erdiğinde, avucunda tuttuğun tesbih tanesi yine "yâ sâbır"la şakırdayacak...

Faltaşı gibi açılıp kalacak gözlerin bazen de... Çok şaşıracaksın, çoook! Ya gönül... Kalb kırmak çok kolay oldu, kalbin değeri pazarlara bile çıkartılmaz oldu. Tatlı sözü unutanlar çok, şu hengâmesinden sallanıp duran asırda! Aldırma diyemem, aldıracaksın elbet, hislenip içerleyeceksin belki. Zannediyor musun ki, yüreğine aldıklarına söylediğin nazenin kelimeler, boşta kalır! İnanıyor musun ki, sevdiklerin için kurduğun lâtif cümleler, öksüz bırakılır! Yok gönül, yok! Sahibi var hepsinin. Bırak duymasın insanlar, bırak sertliği onlara! Bırak, tabularına kale yapsınlar! Yeter ki sabret gönül, asıl sahibini düşünüp sabret, başını sonunu kestiremediğin olaylarda bile...

Bırak vursunlar ayıbını yüzüne, bir kusuruna binler cefâ taksınlar. Yaradan'ın "Settar" ismi, beşerin hükmüne mi kalmış. Sen sabret gönül... Felaket tellalları susmasınlar isterlerse? Olumsuzluğu yaymanın zevkine doyamayanlara inat, bütün güzel düşüncelerini yay sere serpe. Zehrini ağzında taşıyan yılanın başını ezemesen de, bal damlasın dilinden. İbrahim'in (as) ateşleri, gül olurken mi sunmuş Dostların Dostu şu ayetini: "Güzel söz, güzel bir ağaç gibidir ki onun kökü sabit, dalı ise göktedir." Sabır gücünün tükenirliğinden korkarsan bir gün, gel gir şu dizelerin sırlı havasına... İnan, kimse üzemez seni orda. Ve uzan o ağacın dallarından ötelere... Uzat ellerini ve bekle. Sabırla bekle gönül! En geç sûrun sesi duyulduğunda tutacak ellerinden Resuller Resulü.
Pes etme, sabret gönül, sabret!...

1月20日

((iyi’ demek adettendir ya ! ))

 

 ‘iyi’ demek adettendir ya !
‘iyiyim’ dedim…
Degilim..
Anlatilmasi zor bir duygu icimde ki..
Her harf
Her kelime
Ve her cümle, oldugundan ya cok basit ya da daha karmasik bir hale getiriyor dilime getiremediklerimi..

Birgün konusmayi unutmak, sadece susmak istiyorum.
Birgün susmayi unutmak, olur olmaz konusmak istiyorum..
‘Kime, neye konusursan konus’ diyorum…
Yeter ki susma!
Hicbir söz yetmiyor, beni 'bana' anlatmama…
Dinleyemiyorum kendimi, acimadan icim…
Dokunsalar aglayacagim bir ömür boyu…

Ve degseler hüznüme, dökülecegim parca parca…...
Bir anlik degil, boguldugum bilinmezlik
Acisi cikiyor sustuklarimin.
Oysa ben iyiyim görünürde !
Anlamini icime ceke ceke mutluluga erisemiyorum...
Ya hep ben fazla geldim ya da hep bir seyler eksik kaldı…
Simdi iyi olan ne varsa, üzerine cizgi cekemedigim kirginliklar sariyor dört yanini.
Ve ben,
iyi olmanin esiginde, korkulara kapiliyorum anlamadigim bir bicimde…
Sebebim yok.
Belki de cok…
Biliyorum;
Ben bile kendimi anlayamiyorken anlasilmayí beklemek, hayalden de öte ....

Ben kendimi,
Görmüyorum
Duymuyorum
Ve bilmiyorum…

Dokunsalar aglayacagim bir ömür boyu…
Ve degseler hüznüme, dökülecegim parca parca

1月13日

((KULLUK VAZİFESİİ..))


Bir kul için asıl vazife kul olduğunun idrakinde olabilmektir. Kulluk bilincini ruhunda hissedebilmek, dimağında algılayabilmek ve davranışlarıyla tüm varlığını bu uğurda sarf edebilmektir.

Kulluk öyle kolay bir vazife değildir, dağlara yüklendiğinde taşınamayan bir yük omuzlarımıza konmuştur. Omuzlarımızda hissedemeyişimiz onun hafifliğinden değil de bizim kulluk tartısındaki hafifliğimizdendir. Mesuliyet omuzlardaki yükü artırdıkça kulluk tartısındaki değerimiz artacaktır elbet. Başkasının imansızlığı bize dert olmadıkça, o yükü haketmiş sayılmayız. Haketmek diyoruz çünkü o yük ceza değil ödüldür. Kaç insan insan olarak yaratıldığı için hergün şükür secdelerine kapanır?!! Eşref-i mahluk olmak bunu yapmayı gerektirirken biz en çok da isyana varan cümleler kullanırız. ’Keşke taş olsaydım da …’ ,’su olsaydım da akıp gitseydim…’ ve dahası…

İnsan suretinde yaratılmanın beraberinde getirdiği pek çok vazife var.’Allah bazı insanları başkaları için yaratmıştır.’ Yani aramızdan bazı insanlar melekvari kendi hayatlarını bir kenara bırakmış ve herşeyiyle kendini başkalarının imanını kurtarmaya adamıştır.

Mesela sahabi efendilerimiz… Durmadan dinlenmeden cihad aşkı ile ordan oraya at koşturmuşlardır. İnsanların gönlünü fethetmeye doğru uzun mesafeler katetmişlerdir. Çok şeyden feragat edip sırtlarına yük üstüne yük yüklemişlerdir. Kulluğunu eda edemeyenlerin yükü de onların sırtındaymış gibi, Allah’ı tanımayanlara tanıtma aşkı ve iştiyakı ile dolup taşmışlardır.

Evet onlar bir başkaydı… Sultan-ı Enbiya’nın (sallallahu aleyhi vessellem) ikliminde demet demet güller gibi açmış, köklerini hep orada bırakıp yanık sineleri ile haberi olmayanlara Gül’den aldıkları rayihayı çağlayan misali sunmuşlar,karşılarındaki insanlar da doya doya kanmışlardır.

O zamanlar bir başkaydı… O günlerde çağlayan misali sunulanı bugünlerde damla damla, yudum yudum verebilmekteyiz ancak. Ama bugünler de bir başka… Çağımız gibi herşeyin maddeye indirgendiği bir zamanda hala başkaları için yaşayan insanların olması müthiş. Ve az da değiller… Sahabe efendilerimiz gibi görev aşkı ile diyar diyar dolaşan, gitttkleri yerden ancak ölüm ile ayrılmayı dileyen, sinesi dertli insanlarımız var. Taş atana gül uzatan, arkadan vuranın dahi yarasını saran, Kur’an’ı ve sünneti hayatlarına nakşeden; alnı ak, yüzü nur, sıkıntılarını tebessümünde saklayan gönül erleri var…

Kulluk öylesi bir şey değil ve biz öylesine yaşamıyoruz. Çağımızın gönül erleri bu bağlamda önümüzdeki en güzel yaşayan örnekler. Tenkid ve tebliğ de belki olacaktır,olmalıdır ama temsildeki keyfiyet tartışılmaz.

Kulluk öylesi bir şey değil… Omuzlardaki yük ağır, çok ağır…
 

1月1日

(( ey züleyha))

 
 
Sevdasını yüreğine katık eden sevgili…
gözlerinden gelen yağmurla yüreğindeki ateşi söndürmeye çalışıp ta
her damlada bin yürek yakan…

“Ben su serptikçe senin alevin artacak,
sendeki ateş arttıkça ben daha çok yaş akıtacağım”

Sen ki suretin güzeline bir sınav oldun…
O ki sana cennet vesilesi…
Ömrün ki Yû’suf ila aslına bürünmüş, gerçeği bulmuştu ki gelmiş ve geçmiş en gerçek sevdayı yaşamıştı…

“Zûleyha ki Leyla’dan, Aslı’dan, Şirin’den, Zühre’den ve hatta Zahide’den sahici…”

Sabrın sevgiliyi getirdiğinin en açık kanıtı değil misin?
Sevgiyi dilde yaşatmak kolay ve gerçekten uzaktı…
Oysa sen sevgiyi önce yüreğinde yaşadın öylesine büyüttün ki
kaldırmadı küçücük görünen ama kocaman olan o yüreğin
sonra göklere saldın
Rabbine ulaştın

Ey Zûleyha … Gör Zûleyha … Bil Zûleyha …
Senden yüzyıllar sonrasında yaşıyoruz.
İnsanların küfrünün ve azgınlığının her geçen gün arttığı bir dönemdeyiz…
Sokaklarımız ölü kaynıyor, insanlar kokuşmuş ruhlarıyla geziniyorlar…
Kim kimi sevdiğini bilmeden yürüyor sokaklarda…
Aşk sözleri her ağızda herkese söyleniyor…
Sevdayı sadece beşeri -bedeni- yaptılar…
ki seni bilen şunu da biliyor ki bu insanların yaşadığı sevgi değil!!

İnsanlığın olmadığı bir yerde Aşk nasıl yaşasın ki…
Kendini bilmez olan insanlar sevgiyi nasıl bilsinler ki…
Sevmek yok olmak değil aksine var olmaktı…
Varlığın olmadı yerde
Sevgi olur muydu ki?

“Âşık olmayanlar Zûleyha ismine dokunmasınlar”

Ey Zûleyha… Gör Zûleyha… Bil Zûleyha…
Yüreklerimiz bir kez daha aşkından değil…
Utancından eriyerek söylüyor…
Biz aşkı senle gömdük toprağa,
Ne sevecek
Ne de sevilecek
bir yürek kaldı ortada...

Bil Zûleyha…
Artık sevdalar göklere çıkmıyor…
Daha ilk engelde takılıp geri dönülüyor…
Hala Leyla faslındalar ki Mevla’ya nasıl ulaşsınlar…
Bir çocuk yürümeden koşamaz ki,
İnsan sevginin ne olduğunu bilmeden
Mevla aşkıyla nasıl yansın
Hiç yanmamış ki ne bilsin
bir yürek nasıl erir sevgili uğruna nûr olur…
o sevgi nasıl göklere ulaşsın ki Zûleyha…

“Sevgili!... Kapına geldik; AŞK’ı öğret bize
ve AŞK’ını ver yüreklerimize…”

Ama Zûleyha
bil ki;
adını yazdık yüreğimizin en kör noktasına
Aşk deyince
kulaklarımızda sen çınlıyorsun
ilk önce Yûsuf diye eriyişin
ki Rabbim sana lütfedince Yûsuf’u
Yûsuf’tan ilahiye dönen aşkının büyüklüğünü anıyoruz

Bil Zûleyha
senden yüzyıllar sonrada yaşıyoruz

ne ömrünü Yûsuf uğruna adayacak Zûleyha var…
ne de uğruna ömür adanacak bir Yûsuf…

Hal böyleyken
nasıl göklere ulaşsın
sevdalar!..


“Aşk iğnesiyle dikilince bir dikiş, kıyamete kadar
sökülmez imiş.
Aşk ile insan elbet güneşe benzer ve aşksız gönül misali taşa benzer
hayat ı aşka bölünce aşk çoğalır;
bütün hayatları toplasan geriye Aşk kalır….”
12月30日

((İblis Ve Azabını Beyan))

 

SİTAİ ABİMİNDEN ALINTIDIR

İblis Ve Azabını Beyan

Ulu Allah (C.C.) şöyle buyuruyor:

— Eğer dönerlerse (Allah'ın emrine uymaktan ve Resul'ünün gös-terdiği yoldan yüz çevirirlerse) bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez (onların ne tevbelerini kabul eder ve ne de günahlarını bağışlar)» (40).

Nitekim ulu Allah kendini büyük görüp Allah'ın ululuğunu kabul et-mediği için iblisin tevbesini kabul etmemiştir. Buna karşılık Hz. Adem'e tevbe etmeyi ilham etmesi ve tevbesini kabul etmesi, kendi dili ile güna-hını itiraf etmesi, pişmanlık duyması ve kendini suçlamasından dolayıdır.

Üstelik Hz. Adem'in (A.S.) işlediği kusur, gerçek manada günah sa-yılmaz. Çünkü peygamberler (Allah'ın selâmı üzerlerine olsun) masum-durlar alimler tarafından kabul edilen sahih görüşe göre ne peygamber olmadan önce ve ne de peygamberken günah işlemezler, günaha düş-mekten korunmuşturlar. Hz. Adem'in (A.S.) kusuru, sadece görünüşte gü-nahtır Buna rağmen o ve Havva, Allah'a şöyle seslenmişlerdir: Kur'an-ı kerimde ulu Allah bize onların yakarışını şöyle bildirmektedir:

— Ey Rabb'imiz! Biz kendi kendimize zulmettik. Eğer sen bizi ba-ğışlamaz, bize merhamet etmezsen, hiç şüphesiz hüsrana uğrayanlar-dan olacağız» (41).

Görülüyor ki, Hz, Adem (A.S.) ve Havva yaptıklarına pişman olarak hemen tevbeye yönelmişler ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmemişlerdir.

Nitekim ulu Allah şöyle buyuruyor:

— Allah'ın rahmetinden sakın ümit kesmeyiniz» (42).

İblise gelince, o ne günahını itiraf etmiş, ne yaptığına pişman ol-muş, ne kendini suçlamış ve ne de tevbe etmeye yönelmiş, üstelik de Allah'ın rahmetinden ümit kesmiş, kendini beğenmiştir.

Her kim ki, tutumu şeytan gibi olursa tevbesi kabul edilmez. Buna karşılık günah işledikten sonraki tavrı Hz. Adem (A.S) gibi olanların tevbelerini Allah kabul eder.

Çünkü kaynağı nefsî arzuların azgınlığı olan her günahın affedil-mesi umulur, ama kendini beğenmişliğe dayanan hiç bir günahın affedil-mesi beklenemez. Hz. Adem'in (A.S.) kusuru nefsî arzuların azgınlığına dayanıyorken şeytanın günahı ise kendini, beğenmişlikten ileri geliyordu.

Anlatıldığına göre İblis bir gün Hz. Musa'ya (A.S.) gelir ve ona so-rar ki, «Allah'ın kendisine elci olarak seçtiği ve zaman zaman konuştuğu kimse sen misin?» Hz. Musa «evet, fakat sen kimsin ve ne istiyorsun» diye karşılık verir.

Şeytan kendini tanıtmadan Hz. Musa'ya (A.S.) şu teklifte bulunur, «Allah'ına bildir ki yarattıklarından biri senden tevbesinin kabul edilmesi-ni diliyor

Bunun üzerine Allah'dan Hz. Musa'ya (A.S.) şu vahiy gelir, «ey Mu-sa, ona de ki, senin hatırın için dileğini kabul ediyorum. Yalnız ona Hz. Adem'in kabrine secde etmesini söyle. Eğer secde ederse tevbesini ka-bul ederek günahlarını bağışlayacağım.»

Hz. Musa (A.S.) durumu şeytana bildirince o küplere biner, eski bü-yüklenme edasını yine takınarak şöyle der, «ey Musa! Ben ona cen-nette iken secde etmemiştim de şimdi ölüsüne mi secde edeceğim.»

Rivayete göre cehennemde İblis'in azabı ağırlaştırır ve ona «Allah'-ın azabını nasıl buluyorsun» diye sorulur, «olabileceğinden daha ağır» di-ye cevap verir. Bunun üzerine ona denir ki, «Adem, cennet bahçelerin-dedir. Ona secde et, özür dile de bağışlanasın.» Fakat o bu teklifi kabul etmeye yanaşmaz, bunun üzerine çektiği azab, bütün cehennemliklerin azabının yetmiş bin katı kadar ağırlaştırılır.

Haberde bildirildiğine göre ulu Allah, her yüz bin senelik azab dev-resinden sonra şeytanı cehennemden çıkarır ve Hz. Adem'i (A.S.) cen-netten çıkararak şeytana ona secde etmesini emreder, fakat şeytan bu emre uymaya yanaşmayınca yeniden ateşe atılır.

Kardeşlerim! Şeytan'dan kurtulmak istiyorsanız, Allah'a sarılınız, O'na sığınınız.

Kıyamet günü gelince meydana ateşten bir kürsi kurulur, üzerinde İblis çıkar; bütün şeytanlar ve kâfirler çevresinde toplanır, sesi anıran bir eşek sesi gibidir, şöyle konuşur, «ey cehennemlikler! Allah'ın daha ev-vel va'dettikieri bugün nasıl buldunuz?» Etrafındakiler hep bir ağızdan <

Şeytan da onlara der ki, «bu gün merhametten umut kestiğim bir gündür.» Bunun üzerine Allah meleklere onu ve yardakçılarını ateşten topuzlarla dövmelerini emreder. Ebediyen çıkarma emri duymaksızın kırk sene burada işkence çekerler. Cehennem azabından Allah'a sığınırız.

Anlatıldığına göre Kıyamet günü İblis mahşere getirilir, daha önce kurulan ateşten bir koltuğa oturması emredilir. Boynunda lânet hal-kası vardır. Allah azab meleklerine onu oturduğu koltuktan sürükleyerek cehenneme atmalarını emreder. Fakat boynundaki halkaya asılan melek-ler, onu sürüklemeyi başaramazlar.

Bunun üzerine Allah Cebrail'e yanına seksen bin melek alarak onu cehenneme çekmelerini emreder, fakat o da başaramaz. Arkasından Allah İsrafil ve Azrail'e de yanlarına atacakları seksen biner kişi ile birlik-te ayni emri verir, fakat bunlar da onu yerinden kıpırdatamaz. Bunun üzerine Allah buyurur ki, «boynunda o lânet halkası varken yaratmış ol-duğum bütün meleklerin bin kaç katı bile biraraya gelseler, onu cehen-neme taşıyamazlar.»

Anlatıldığına göre, İblisin birinci kat gökte iken ismi «Abid», ikinci kat gökte iken ismi «Zahid», üçüncü, kat gökte iken ismi «Arif», dördün-cü kat gökte iken ismi «Veli», beşinci kat gökte iken adı «Takı», altıncı kat gökte iken adı «Hazin», yedinci kat gökte iken adı «Azazil» idi.

Fakat Levh-i Mahfuz'daki adı, «İblis» idi, o sonunda başına gelecek olanları bilmiyordu.

Ulu Allah kendisine Hz. Adem'e (A.S.) secde etmesini emredince Allah'a dedi ki, «onu benden üstün mü tutuyorsun? Ben ondan daha ha-yırlıyım. Beni ateşten onu ise çamurdan yarattın» Allah şeytana «ben di-lediğimi yaparım» diye cevap verdi.

Kendini daha şerefli gördüğü için burun kıvırarak ve tepeden baka-rak Hz. Adem'e (A.S.) secde edeceği yerde arkasını çevirdi, diğer bütün melekler bu emre Uyarak kapandıkları secdede uzun bir müddet bekler-ken o sipsivri olarak ayakta kaldı.

Melekler başlarını kaldırıp da onun kendileri ile birlikte secde et-memiş olduğunu görünce şükür maksadı ile ikinci sefer secdeye kapan-dılar. O ise arkadaşlarına yan yan bakarak, onlara katılmayı asla düşün-meyerek ve Allah'ın emrini kırdı diye hiç bir pişmanlık duymayarak yine tek başına ayakta kaldı.

Bunun üzerine Allah yakışıklı vücudunu bozdu, onu domuz sureti-ne çevirdi, başını deve başı ve göğsünü büyük deve hörgüçü biçimine koydu, yüzü maymun yüzüne döndü, gözleri yüzü boyunca uzanan iki ya-rık halini aldı, burun delikleri hakamet çanağı gibi açıldı, dudakları ökü-zünkilere döndü, azı dişleri domuzunkiler gibi ağzından dışarıya fırladı, sakalı yolundu, çenesinde sadece yedi seyrek tüy kaldı.

Allah onu önce cennetten, sonra gökten ve daha sonra yeryüzün-den kovarak adalara sürdü. Şimdi yeryüzüne ancak gizli gizli ayak ba-sabiliyor. Kâfirlerden biri olduğu için Allah'ın lâneti Kıyamet gününe ka-dar onunla birliktedir.

Oysa ki, daha önce yakışıklı, dört kanadlı, bilgili, çok ibadet işleyen, meleklerin Tavusu ve en büyüğü olan, daha bir çok imrenilir, sıfatlar ta-şıyan bir kimse idi. Bunların hiç birisinin ona faydası olmadı. Bundan herkesin ibret alması gerekir.

Söylendiğine göre İblis tuzağa düşürülünce Cebrail ve Mikâil ağla-maya başlarlar. Allah, onlara «niye ağlıyorsunuz» diye sorar. Onlar da «sana varan yolda tuzağa düşmeyeceğimizden emin değiliz» derler, Ulu Allah da onlara «işte öyle olunuz, benim yolumda tuzağa düşmeyeceği-nize hiç bir zaman güvenmeyiniz» buyurur.

Anlatıldığına göre İblis Allah'ın katından kovulunca O'na der ki, «ey Rabb'ım! Adem yüzünden beni cennetten kovdun. Ben ondan kendi başı-ma öç alamam, ancak sen beni üzerine salarsan öcümü alabilirim» Allah ona «seni onun oğulları üzerine salıyorum,çünkü peygamberler senin tu-zağından korunmuşlardır» diye karşılık verir.

O «daha başka imkânlar istiyorum» der. Allah ona «O'nun soyundan gelen her çocuğa karşılık senin soyun iki kat hızla üreyecek» diye cevap verir.

Şeytan yine «daha da isterim» der. Allah ona «onun soyundan ge-lenlerin kalbleri senin yatağındır, onların damarlarında dolaşabilirsin» di-ye karşılık verir. Şeytan «daha da isterim» der. Allah ona «atlı yaya bütün yardakçılarını onun soyundan gelenlerin üzerine sal, mallarına ortak ol, yani haram yollardan kazanarak meşru olmayan yerlere sarfetmelerini sağ-lamaya çalış. Çocuklarına ortak ol, yani onların haram yollardan veya gü-nah olan çiftleşme şekilleri ile çocuk peydahlamalarına çalış, çocuklarına putperestlik inancını hortlatan isimler taktırmaya çalış, batıl dinlere ve gayrı meşru mesleklere yönlendirilmelerine sebep ol. Onları kandırabil-mek için bol bol asılsız vaadlerde bulun.

Meselâ putların koruyuculuğuna güvenmelerini sağlamaya çalış. Babalarının soyluluğundan medet ummayı tavsiye et, tevbeyi sonraya bı-rakabilecekleri hususunda onları, kandırmaya çalış» diye cevap verdi. Ama, Allahın tavsiyesi tehdit yolu ile olmuştur. Nitekim, «dilediğinizi ya-pın» âyetinde de böyledir.

Şeytanın bu tuzağına karşı Hz. Adem (A.S.) de Allah'a der ki, «ya Rabb'i! Onu benim üzerime saldın, eğer senin yardımın olmazsa ona karşı kendimi savunamam» Allah Hz. Adem'e «senin soyundan her yeni doğan çocuğun başına meleklerden bir koruyucu veriyorum» diye cevap verir.

Hz. Adem «daha çok isterim» der. Allah ona «iyiliklerin mükâfatı on kattır» diye karşılık verir. Hz. Adem «daha da isterim» der. Allah ona «zürriyetinin canları çıkmadıkça tevbe etme imkânını ellerinden almam» diye cevap verir. Hz. Adem «daha da isterim» der. Nihayet Allah «ince eleyip sık dokumadan onları affederim» diye cevap verince Hz. Adem «Bununla yetiniyorum» der.

Bunun üzerine İblis tekrar ortaya çıkarak der ki, «ya Rabb'i! Adem'-in soyundan peygamberler yarattın, onlara kitaplar indirdin, hani benim elçilerim» Allah «kâhinler» diye cevap verir. Şeytan «kitaplarım ne ola-cak» diye sorar. Allah «vücudlara döğmeler yolu ile işlenen yazı ve re-simler» cevabını verir. Şeytan «sözüm ne olacak» der. Allah «yalan» diye karşılık verir. Şeytan «Kur'ânım ne olacak» der. Allah «şiir» diye ce-vap verir. Şeytan «müezzinim kim olacak» der. Allah «çalgı âletleri» diye cevap verir.

Şeytan «mescidim neresi» der. AlIah «çarşı ve pazar» diye karşılık verîr. Şeytan «Evim neresi» diye sorar. Allah «hamam» diye cevap verir..

Şeytan «yiyeceğim ne olacak» der. Allah «üzerinde adım anılmayan her türlü gıda maddesi» diye karşılık verir.

Şeytan «ne içeceğim» Her. Allah «sarhoşluk veren bütün içecekler senin» karşılığını verir Seytan « tuzağım neler olacak» der. Allah «kadınlar» cevabını verir.